Academıa

TRUMP DOKTRİNİ

ABD 2025 yılının aralık ayında yeni bir Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi yayımladı. Yayınlanan bu strateji ABD Başkanı Donald Trump’ın görev süresi boyunca rehberi olacak. Diğer bir anlatımla Trump’ın görev süresi boyunca yurt içi ve yurt dışında hangi hamlelerde bulunacağı bu strateji belgesinden öğrenilebilir. Bu sebeple bu strateji belgesine Trump’ın vizyonu da denilebilir.

Yayınlanan strateji belgesinin özü, Amerika’nın güçlü bir ülke haline gelmesine odaklanıyor ve bu anlamda alınması gereken kararların önemine vurgu yapılıyor. Ekonomiden dış göçe, uyuşturucu ile mücadeleden güvenlik politikalarına kadar Amerika’nın çıkarları ön plana alınmış.

“Amerika’nın önümüzdeki on yıllar boyunca dünyanın en güçlü, en zengin, en kudretli ve en başarılı ülkesi olarak kalmasını sağlamak için, ülkemizin dünyayla nasıl etkileşim kuracağımıza dair tutarlı ve odaklanmış bir stratejiye ihtiyacı var.

Bu cümle başlı başına strateji belgesinin özünü oluşturuyor. ABD’nin bundan önce yayınlanan strateji belgelerinde de Amerika’nın güvenliği ön plandaydı ancak müttefik ülkelerin güvenliklerinin alınması da ABD’nin göreviydi. Yayınlanan bu strateji belgesinde ise salt ABD’nin güvenliğinden, ABD’nin en güçlü devlet olmasından bahsediliyor. NATO üyelerinin ve AB üyelerinin kendi ayakları üzerinde durmaları salık veriliyor. En önemlisi de NATO’nun genişlemesine son verilmesi hedefleniyor. Rusya ve Çin açısından strateji belgesinde yer alan bu ifade oldukça önemlidir.

Trump bugüne kadar NATO’yu dağıtmak veya üyelerin maliyete katılmalarını sık sık dile getiriyordu. Ancak bu söylemler bugüne kadar yazılı hale dökülmemişti. NATO’nun geleceği de böylelikle yazıya dökülmüş oldu. Donald Trump’ın bu konuda ciddi olup olmadığı da belli olmuş oldu. NATO ve Avrupa Birliği üyelerine açık açık ‘’kendi güvenliğinizi kendiniz alın’’ denildi.

Yayınlanan strateji belgesi esasen bir anlamda yeni gelişmelere gebeydi. Nihayetinde 3 Ocak 2026 tarihinde Venezuela’nın Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşi Cilia Flores hiç umulmadık bir şekilde kaçırıldı. Donald Trump böylelikle 2026 yılına hızlı bir giriş yapmış oldu.

Anayasaya Göre Kongreden Onay Alınması Gerekirdi
ABD Anayasasına göre bir ülkeye yapılacak olan savaş veya askeri operasyon için kongreden onay alınması gerekiyordu. Ancak Trump kongreden onay alma yoluna gitmedi. Dolayısıyla Trump’dan bundan sonra da yeni bir askeri operasyon için kongreden onay almasını beklemek sanırım hayalcilik olur. Çünkü Trump normal bir siyasetçi değil. Daha doğrusu Trump siyasetçi değil. O, ABD dahil hiçbir devletin, hiçbir kurumun üzerinde olmadığını düşünen bir kişilik. Tabiri caizse kendini kral zanneden bir kişilik. Daha açıkçası kendini devlet zanneden bir kişilik.

Böyle bir kişilik ABD içinde veya dışında hiçbir zaman icazet almayı sevmez ancak icazet verebilir. Trump böyle bir kişilik. Esasen bugüne kadar düşündüklerini, yaptıklarını hiçbir zaman saklamadı. Diplomasi kültürü de olmadığı için kiminle ne konuştuysa gerek sosyal medya hesabından gerekse yaptığı basın açıklamalarında olduğu gibi açıkladı. Yeri geldi egemen devlet başkanlarını basın önünde azarlamaktan bile geri durmadı. Bu durum bugüne kadar onunla konuşan devlet başkanlarını rahatsız etmiş olabilir. Bu sebeple bundan böyle Trump’la görüşecek devlet başkanları daha dikkatli olmak zorundadırlar. Yoksa şaka mahiyetinde de olsa sarf edilecek birkaç cümle rezil olmalarına neden olabilir.

Trump’ın Tek Taktir Edilecek Tarafı Açık Sözlülüğüdür
Donald Trump’ın taktir edilecek tek tarafı ise açık sözlülüğüdür. Gizlisi saklısı yok. Lafı eğip bükmeden söylüyor. Dolayısıyla yaptığı açıklamalardan, sosyal medyada verdiği mesajlardan bir sonraki hamlesinin ne olacağını kestirmek ve anlamak kolaylaşıyor. Bu tarz birçok devlet başkanında yok. Esasen devlet başkanları zaten açık şeffaf ve anlaşılabilir olmalıdırlar. Açık sözlülük ve şeffaflık esasen çağdaş devletlerin benimsediği bir davranış şeklidir. Trump’ın açık sözlü kişiliği birçok devlet başkanında maalesef yok. Bu sebeple bu özelliği iltifatı hak eder ancak sonuçta bu her şey demek değil. Salt bu özellik onu kusursuz yapmaz. Daha açıkçası bu özelliği onun iyi bir devlet başkanı olduğu anlamına gelmez.

Donald Trump esas kişiliğini Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini hukuk kuralları dışında yakalamasıyla bir kez daha göstermiş oldu. Trump ülkesi içinde bir uyuşturucu baronunu yakalamış gibi hareket etti. Karşısındakinin bir ülkenin devlet başkanı olduğunu dahi önemsemedi. Maduro’yu New York sokaklarında dolaştırması da ayrı bir utanç girişimiydi. Savaşlarda bile esir düşen komutanlara saygı çerçevesi içinde davranılır. Maduro’nun yakalanışına ve yakalanış tarzına kendi sevenleri ve Maduro’nun düşmanları dışında Amerikalıların sevinmiş olabileceğine sanmıyorum. Çünkü Amerika Venezuela ile bir savaşta değil. Dahası Venezuela Amerika’ya savaş açmış değil. Venezuela Amerika’ya karşı bir tehdit değil. Esasen Trump Venezuela’nın petrolüne el koymak istiyordu. Venezuela’ya karşı yaptırım uyguluyordu. Son dönmelerde de Venezuela’nın gemilerine uyuşturucu bahanesiyle el koymaya başlamıştı. Amerikalılar bu durumda ülkelerine karşı tehdit oluşturmayan bir devlet başkanının yakalanışına neden sevinsinler?

Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nın yakalanış şekli tamamen barbarca ve filmlere konu olacak bir durumu gösteriyor. Bu operasyon için önceden çalışıldığı kesin olarak anlaşılıyor. Öte yandan da içten destek almadan böyle bir operasyonu gerçekleştirmek hemen hemen mümkün değil. Nicolas Maduro basında yer alan bilgilere göre son dönemlerde kaldığı yerleri sık sık değiştiriyormuş. Bu sebeple operasyonun yapıldığı gece nerede kalacağı bilinmeden böyle bir operasyon yapılamaz. Bu durumda ABD’nin kusursuz bir operasyona imza atmasında Venezuela içinde bu operasyona destek verenlerinde büyük bir payı vardır.

Trump Neden Maria Corina Machado’ya İhtiyaç Duymadı?
Bir devlete karşı askeri bir operasyon yapıyorsanız doğal olarak operasyonun sonunda mevcut başkanın yerine muhalif bir başkanın gelmesini sağlarsınız. Veya rejimini ve devlet başkanını değiştirmeyi düşündüğünüz ülkenin muhaliflerini ayaklandırarak bu gruplara önderlik eden lideri ülkesinin başına geçmesini sağlamaya çalışırsınız. Bu tarz bir girişim meşru olmasa da anlaşılabilir bir durumdur. Ancak Venezuela’da süreç böyle işlemedi. Muhalif lider görev beklerken Trump mevcut başkan yardımcısı Delcy Rodriguez’in geçici devlet başkanlığını üstlenmesine itiraz etmedi. Ancak Rodriguez ABD’nin isteklerine yanıt vermez ise ona da operasyon yapabileceğini açık açık söyledi.

Trump operasyon sonrasında yapmış olduğu bir açıklamada Venezuela’dan petrol aldıklarını açıkladı. Dolayısıyla Trump’ın bütün derdinin petrol olduğu ayan beyan ortaya çıkmış oldu. Meğerse önemli olan Trump’ın istediği petrolün verilmesiymiş. Buradan şu sonuç ortaya çıkıyor. Eğer Maduro istenilen petrolü vermiş olsaydı şimdi koltuğunda oturuyor olabileceğiydi. Dahası, hakkında uyuşturucu ile ilgili herhangi bir iddia olmayabilirdi.

Yaşanan gelişmeleri üstü üstüne koyunca Trump’ın muhalif lidere neden ihtiyaç duymadığı belli olmuş oldu. Esasen Trump’ın Venezuela’nın yönetim şekli ile ilgili bir sorunu yok. Mevcut devlet hiyerarşisi ile ilgili de bir sorunu yok. Venezuela muhaliflerinin yönetim şekli değişikliği istemleri de Trump’ın umurunda değil. Çin’in Venezuela’dan petrol alması da önemli değil. Esasen daha sonra kendisi Çin’in Venezuela’dan petrol almaya devam edeceğini söyledi. Bu durumda Trump için Venezuela’dan petrol almaktan başka bir derdinin olmadığı anlaşılıyor.

Machado’ya İhtiyaç Duyulmamasının Arkasında Nobel Barış Ödülü de Vardır.
Trump’ın muhalif lider Maria Corina Machado’ya ihtiyaç duymamasının arkasında yüksek egosu vardır. Diğer yandan Maria Corina Machado’nun 2025 yılı Nobel Barış Ödülünü almış olmasının da bir etkisi vardır. Esasen 2025 yılı Nobel Barış Ödülünün Trump’ın almak istediğine dair basında haberler vardı.

İsrail Başbakanı Netanyahu, Cumhurbaşkanı Herzog ve Arjantin Devlet başkanı Milei Nobel Barış Ödülünün Donald Trump’a verilmesini istemişlerdi. İsrail Cumhurbaşkanı Gazze’de rehinelerin serbest bırakılmasında önemli bir rolü olduğu için Trump’ın Nobel Barış Ödülünü hak ettiğini dile getirmişti.

Arjantin Devlet Başkanı Milei’de sosyal medyadan yapmış olduğu paylaşımda ‘’ uluslararası barışa olağanüstü katkılarından dolayı Donald J. Trump’ın Nobel Barış Ödülü adaylığını imzalayacağımı belirtmek isterim. Benzer başarılara sahip başka herhangi bir lider bu ödülü çoktan almış olurdu’’ dedi. Ancak Norveç Ödül Komitesi Nobel Barış Ödülünü Maria Corina Machado’ya verdi.

Otoriter bir kimliği olan Donald Trump’ın Nobel Barış Ödülünün kendisine verilmemesini anlayışla karşılamış olma ihtimali son derece düşüktür. Dolayısıyla Trump’ın böyle bir durumda kendisinin istemiş olduğu Nobel Barış Ödülünün Machado’ya verilmiş olması onu son derece üzmüştür. Bu sebeple Nobel Barış Ödülünü elinden alan muhalif bir lideri Venezuela’nın başına getirmesi düşünülemez.

Maria Corina Machado, Donald Trump’ın kendisine mesafeli olduğunu anlayınca 5 Ocak günü Fox News’e verdiği röportajda Nobel Barış Ödülünü Trump’la paylaşmak istediğini Venezuela’ya yönelik askeri müdahaleden dolayı da Trump’a teşekkür etmek istediğini söyledi. Buna keza Trump’da bu durumun kendisi için büyük bir onur olacağını dile getirdi. Nobel Barış Ödül Komitesi ise yaptığı açıklamada: “Bir Nobel Ödülü ilan edildikten sonra iptal edilemez, paylaşılamaz veya başkalarına devredilemez. Karar nihaidir ve sonsuza kadar geçerlidir” şeklinde yanıt verdi. Böylelikle Nobel Barış Ödülü devri veya paylaşım konusu sona ermiş oldu.

Hayal Kırıklığı Yaşamamak İçin Trump’ı Tanımak Gerekir.
Trump’ın yönetim anlayışı esasen Ukrayna konusunda da belli olmuştu. Trump Zelenski’den açıkça daha evvel almış olduğu askeri yardımların bedelini ödemesini ve nadir toprak elementleri için bir anlaşma yapmak istemişti. Zelenski ise ilk etapta bu isteğe karşı çıkmış ancak Oval ofiste azarlanmasından sonra güvenlik garantileri adı altında nadir toprak mineralleri anlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştı. Bu sebeple Trump ülkelerin rejimi, yönetimi gibi konularla ilgilenmiyor. Söz konusu ülkelerin zenginliklerini paylaşmalarını yeterli görüyor. Esasen siyasi yönü olmayan ticaretle uğraşan bir başkandan böyle bir tavır sergilemesi normal sayılır.

Trump İran ile de bir anlaşma yapma olanağı yakalarsa kaçırmak istemez. İran’ın zengin yeraltı kaynaklarına el koymak için ufukta bir anlaşma görürse balıklama atlamak ister. Ancak İran konusu Venezuela konusundan farklıdır. Çünkü İran konusu İsrail ile doğrudan ilişkilidir. İsrail ABD’nin İran’ın zengin yeraltı kaynaklarına el koymasına itirazı olmaz ancak mevcut rejimi kendisine tehdit olarak gördüğü için olası bir anlaşmayı istemez. Bu sebeple İran ABD ile bir anlaşma yapmış olsa bile İsrail’in hedefi olmaktan kurtulamaz. İsrail olası ABD – İran anlaşmasını İran rejiminin sona ermesi halinde sıcak bakabilir. Hal böyle olunca Trump İsrail’e rağmen mevcut İran yönetimi ile bir anlaşma yapması zordur. Şurası bir gerçek ki, Trump İsrail’e rağmen hiçbir Ortadoğu ülkesi ile kendi şartlarında bir anlaşma yapamaz.

NATO Ülkeleri Bugüne Kadar Güvenlik Şemsiyesinin Tadını Çıkardılar
Avrupalı ülkeler bugüne kadar bir NATO ülkesi tarafından tehdit edilmemişlerdi. Onlar her daim NATO güvenlik şemsiyesi altında yaşayan uluslardı. Dolayısıyla bugüne kadar NATO’nun patronu olan ABD ile ortak hareket ediyorlardı. ABD’nin düşmanını düşman, dostunu dost görüyorlardı. Çünkü çıkarları böyle bir tavır sergilemelerini öngörüyordu. Bu sebeple ciddi anlamda bir ordu yapılanması da gerek duymadılar. Çünkü nihayetinde NATO onların her daim koruyucusuydu. Bugüne kadar NATO’nun üyesi olmanın maddi bir külfeti de yoktu. Patron ABD’ydi ve her türlü maliyeti karşılıyordu. Dolayısıyla NATO üyesi olmak bir ayrıcalıktı ve onlar bugüne kadar bu ayrıcalığın tadını çıkardılar.

Gün geldi ve devran döndü. Avrupalı ülkelerin korkulu rüyası Trump tekrar ABD Başkanı oldu. Trump’ın Gazze, Suriye ve İran politikalarının Avrupalı ülkelere bir zararı yoktu. Nihayetinde her bir ABD Başkanı Ortadoğu’da İsrail’in çıkarlarını gözetirdi. Bu sebeple Avrupalı ülkeler Trump’ın Gazze politikasını tam olarak benimsemeseler de desteklemeleri çıkarları ile çelişmedi.

Avrupalı Ülkeler Venezuela’nın Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun eşi ile kaçırılmasına ise şaşırdılar ancak İspanya ve Fransa dışında pek tepki veren bir devlet de olmadı. Hatta İngiltere Başbakanı Keir Starmer ABD’nin tam yanında yer aldı. Nicolas Maduro ve eşine yapılan askeri operasyonu destekledi. İngiltere böylelikle ABD’nin en güvenilir müttefiki olduğunu gösterdi.

Trump’ın Başkanlık Süresince Önceliği NATO Üyeleri Olmayacak
Avrupalı ülkeler açısından her şey buraya kadar normaldi. Ancak Trump’ın Danimarka’ya bağlı özerk bölgesi olan Grönland adasına ihtiyacı olduğunu yeniden dillendirmesi moralleri bozdu. Esasen Danimarka bir NATO ülkesiydi ve Grönland adası da NATO adası sayılırdı. Dolayısıyla NATO her zaman Grönland’da askeri tatbikat yapabilirdi. Eğer Çin ve Rusya Grönland adasını ilhak etmeye kalkarlar ise NATO her daim bu adayı koruyabilirdi. Dolayısıyla Grönland adasına Rusya ve Çin tarafından bir saldırı söz konusu olamazdı. Esasen Rusya ve Çin’in Danimarka’nın Grönland adası ile ilgili herhangi bir alıp veremediği bir konu da yoktu.

Grönland ve Kanada’nın İstemesinin Arkasında Toprak Paylaşım Savaşı Var
Donald Trump’ın Grönland adasını Danimarka’dan istemesinin en basit anlamı bu adanın ABD’nin bir toprağı haline getirmek istemesidir. Trump’ın bu düşüncesinin arkasında ise dünyada toprak paylaşımı açısından ABD’nin dördüncü sırada yer aldığıdır. Rusya 17.098,242, Kanada 9.984,670, Çin 9.706,961 km2’lik bir alana sahipler. ABD ise 9.372,610 km2’lik alanı ile dördüncü sırada yer alıyor. Trump bu rakamları Amerika’yı büyük yapmasının önünde bir engel olarak görüyor. Bu sebeple hem Grönland adasını almak istiyor hem de Kanada’yı ABD’nin bir eyaleti haline getirmek istiyor. ABD böylelikle toprak paylaşımı bakımından dünyanın en büyük toprağa sahip bir ülke konumuna gelmiş olacak. Bu durum Amerika’yı büyük yapmaya yetecek.

Avrupalı ülkeler açısından Ortadoğu ülkelerinin parçalanmasının, sınırlarının değişmesinin hiçbir önemi yoktur. Esasen ortada Büyük Ortadoğu Projesi var ve Avrupalı ülkelerde bu projeyi biliyorlar. Bu proje kapsamında aktif rol de alıyorlar. Bu sebeple Ortadoğu ülkelerinin sınırlarının değişmesi onlar açısından herhangi bir kaygı duymalarına yol açmıyor. Irak’ı, Libya’yı birlikte parçaladılar. Suriye ve İran’ın parçalanmasını da gönülden destekliyorlar ancak Grönland adası ve Kanada’nın ABD toprağı olması ise onların kırmızı çizgileridir.

Grönland Başbakanı Jens – Frederik Nielsen en son ‘’ Yetti artık. Daha fazla baskı, ima ilhak hayali istemiyoruz’’ şeklinde tepki gösterdi. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ise Grönland adasının tehdit edilmesinden vazgeçilmesini istedi.

Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya, Polonya, İspanya ve Danimarka liderleri yaptıkları ortak açıklamada, “Grönland, halkına aittir. Danimarka ve Grönland ile ilgili konularda karar verme yetkisi yalnızca Danimarka ve Grönland’a aittir” dediler. Kanada ve Hollanda da bu açıklamaya destek verdiler.

NATO ve Avrupa ülkeleri içerisinde en anlamlı açıklamayı Polonya Başbakanı Donald Tusk yaptı. Tusk, “Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün hiçbir üyesi başka bir üyeyi tehdit edemez ya da ona saldıramaz. Aksi takdirde NATO anlamını yitirir” dedi.

Finlandiya, İzlanda, Norveç, İsveç ve Danimarka’dan oluşan İskandinav Dışişleri Bakanları, Grönland’ın kendi geleceğine karar verme hakkının kendisinde olduğunu vurguladılar.

Trump açısından ise Avrupalı ve NATO ülkelerinin Grönland ve Kanada ile ilgili yaptıkları açıklamaların hiçbir önemi yok. Trump açısından esasen Avrupa Birliği ve NATO’nun hiçbir önemi yok. Onun açısından önemli olan salt ABD’nin çıkarlarıdır. Trump bundan böyle NATO ve Avrupalı ülkelerinin kendi ayakları üzerinde durmalarını istiyor. Kendi geleceklerini kendilerinin alması gerektiğini dile getiriyor. Trump’a göre Amerika’nın daha büyük olmaya devam edebilmesi için NATO ve AB ülkelerinin maliyetlerinden kurtulması gerekiyor.

NATO ve AB üyelerini bundan sonraki süreçte zorlu günler bekliyor. Bu ülkelere Rusya ve Çin’den herhangi bir tehdit gelmese bile ABD’nin kendisi başlı başına bir tehdit olacak. 2028 yılında yapılacak seçimleri mevcut ABD Başkan Yardımcısı aday olur da veya Trump anayasayı değiştirip tekrar aday olarak seçilir ise NATO üyeleri kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kalacaklar. Yok eğer seçimleri Demokrat Partili bir aday kazanır ise her şey fabrika ayarlarına dönebilir. NATO ve Avrupa Birliği üyeleri de derin bir soluk alabilirler.

2028 yılında yapılacak seçimlerin bir provası bu yılın Kasım ayında yapılacak Temsilciler Meclisi seçimleri olacak. Trump bu seçimi kazanır ise 2028 yılı seçimlerine büyük bir moral ile girmiş olacak. Yok eğer seçimi Demokratlar kazanır ise bu tablo 2028 yılının göstergesi de olabilir.

Geçen yıl yapılan seçimlerde Demokrat adaylar Trump’ın desteklediği adayları geride bırakmıştı. Mamdani ilk Müslüman New York Belediye Başkanı seçilerek tarihe geçmişti. Virginia ve New Jersey valilik yarışlarında da Demokrat adaylar, Trump’ın desteklediği rakipleri geride bırakarak galip geldiler. Bu seçim sonuçları Trump’ın başkan seçilmesinden sonra geldi. Dolayısıyla Trump’ın popülerliği her geçen gün düştüğü görünse de 2028 yılı seçimlerinin havası bambaşka olabilir. Trump o zamanda kadar daha birçok kahramanlık yapabilir. Çünkü birinci döneminin devamı olan seçimi kaybetmesinden büyük ders çıkardı. 15.01.2026

https://www.academia.edu/146018544/TRUMP_DOKTR%C4%B0N%C4%B0

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Menu Title