Academıa

SUUDİ ARABİSTAN- PAKİSTAN İTTİFAKI VE TÜRKİYE’NİN TUTUMU

Suudi Arabistan ile Pakistan İsrail’in Katar’a saldırması sonrasında 2025 yılının Eylül ayında bir savunma ittifakı kurdular. Bu ittifaka göre iki ülke birbirlerine karşı yapılan saldırıları kendi ülkelerine karşı yapılmış gibi sayacak ve saldırıyı yapan ülkeye karşı birlikte savaşa girecekler.

Bu ittifak bir yerde geçmişte Varşova ve bugünün NATO antlaşmasına benziyor. Dolayısıyla bu antlaşma İsrail’e karşı bir caydırıcılık özelliği taşıyor. Böylelikle İsrail bu iki ülkeden hangisine saldırırsa karşısında iki ülke bulmuş olacak. Bu açıdan bakıldığı zaman yapılan antlaşma son derece anlamlı ve önemlidir. Dahası bu anlaşmaya İsrail’in hedefinde bulunan diğer ülkelerinde katılması gerekir. İsrail’e karşı geniş çaplı bir savunma ittifakı yapılabilir.

Arap ülkeleri yakın zaman diliminde İsrail’e karşı bu denli bir savunma ittifakı kurmamışlardı. Çünkü İsrail’in yanında ABD ve küresel ülkeler vardı ve bu ülkeler her daim İsrail’in yanında konumlanıyorlardı. Başta ABD olmak üzere Avrupalı ülkelerin halen İsrail hassasiyeti devam ediyor ancak ABD’nin başına Donald Trump’ın geçmesiyle beraber ve İsrail’in orantısız Gazze katliamı bu hassasiyeti bir nebze olsa da gevşetti. ABD’de ve Avrupalı ülkelerde İsrail aleyhine birçok gösteriler yapıldı. İsrail kınandı. Uluslararası Adalet Divanı İsrail Başbakanı Netanyahu hakkında yakalama kararı çıkarttı. Tüm bu gelişmeler İsrail aleyhine işledi. Dolayısıyla Avrupalı liderlerin İsrail hassasiyeti eskisine oranla zayıfladı. Bu arada olan Gazze’ye oldu. Gazze’de taş üstünde taş kalmadı.

İsrail’in Katar Saldırısı Bir Milat Oldu
Suudi Arabistan ile Pakistan açısından İsrail’in Katar’a saldırısı bir milat oldu. Bu sebeple Suudi Arabistan ile Pakistan kendi aralarında bir savunma ittifakı kurmak zorunda kaldılar. Esasen her iki devletin ABD ile herhangi bir sorunu da yoktu. Suudi Arabistan ABD’den yüklü miktarlarda silah satın alıyordu. ABD’nin silah sanayisine katkıda bulunuyordu. Suudi Arabistan halen daha ABD’nin silah sanayisine önemli ölçüde katkı sunuyor. Dolayısıyla Suudi Arabistan ABD’nin bir müftteki sayılır. Suudi Arabistan’a karşı yapılan bir saldırı aynı zamanda ABD’ye karşı yapılmış da sayılır. Suudi Arabistan bu duruma rağmen Pakistan ile kendi aralarında İsrail saldırganlığına karşı bir savunma ittifakı kurmuş olması her şeye rağmen ABD’ye güvenmediğini de gösterir. Esasen ABD’nin Suudi Arabistan’ın güvenliği konusunda bir güvence vermesi gerekirdi. Ancak ABD İsrail saldırganlığına karşı Suudi Arabistan’a hiçbir zaman güvence vermez. Bugünün ABD’si Avrupalı ülkelere bile güvence vermediği bir ortamda Suudi Arabistan’a hayli hayli güvence vermez. Çünkü ABD’nin esas müttefiki ne Avrupalı ülkeleri ne NATO ülkeleri ne de Suudi Arabistan’dır. Bugünün ABD’sinin tek müttefiki ABD’de büyük oy kitlesi bulunan İsrail’dir. Suudi Arabistan bu durumda kendi başının çaresine bakıyor denilebilir.

Bugün ABD’nin Başkanlığı Demokrat Parti’de olsaydı Suudi Arabistan ile Pakistan arasında bir savunma ittifakı kurulması düşünülmezdi. Çünkü derin ABD’nin stratejisinde Arap ülkeleri ile ilgili önemli hassasiyetler vardır. Bu hassasiyet esasen Demokrat ve Cumhuriyetçi partiler açısından da aynıdır. Önemli olan İsrail’in güvenliğini sağlama anlamında Arap ülkelerinin sürekli kontrol altında tutulmasıdır. Arap ülkelerini İsrail ile barışık kılmaktır. Dolayısıyla İsrail’in bölgede güvenliğini sağlamaktır.

ABD’nin Ortadoğu Stratejisini Trump Değiştirdi.
ABD’nin bugüne kadar olan Ortadoğu Stratejisi İsrail’in güvenliğini sağlama adına Arap ülkelerini bu ülke ile barıştırmaya yönelikti. İsrail’in de mecbur kalmadıkça bu strateji içinde Arap ülkelerine karşı bir saldırı düzenlememesi üzerinedir. Bu stratejiye göre diğer bir hassasiyet Başbakan Netanyahu her ne kadar kabul etmese de İsrail’in Filistin’i tanıması üzerinedir. Ancak Donald Trump’ın ikinci kez başkan seçilmesiyle beraber ABD’nin bugüne kadar sürdürdüğü strateji değişti. Bugün ABD’nin Ortadoğu stratejisinde Filistin ve Arap ülkelerin hassasiyetinden çok bu coğrafyada bulunan petrol kaynaklarına el koyma stratejisi vardır. Gazze’yi bir Amerikan şehri yapma projesi vardır.

Gerçek olan şu ki, Trump’ın dünyaya müttefik ülkelerin güvenlikleri açısından bakmadığıdır. Avrupalı ülkeler de aynı sorun yüzünden yakınıyorlar. ABD’nin Başkan Trump yüzünden Rusya’ya bakış açısının değişmesi, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu kendi ülkesinde bir teröristi yakalar gibi yaka paça tutuklaması, Danimarka’ya bağlı Grönland Adasının ABD’nin parçası olmasını istemesi, Kanada’nın ABD’nin eyaleti olmasını istemesi Avrupalı ülkeleri tedirgin ediyor. Trump diğer taraftan NATO ülkelerinin bu ittifakın maliyetine katılmalarını da istiyor. Dolayısıyla Trump’ın ABD Başkanı olduğu sürece NATO ülkeleri kendilerini hiçbir zaman güvende hissedemeyecekler.

NATO ülkelerinin bile kendilerini güvende hissetmedikleri bir ortamda Suudi Arabistan’ın kendisini güvende hissetmesi zaten düşünülemez. Suudi Arabistan ile Pakistan’ın bu anlamda İsrail saldırganlığına karşı bir ittifak kurmaları son derece anlamlıdır. Güvenliklerini ancak böylelikle güvence altına alabilirler. Bunun başka bir yolu yok.

Avrupa ve NATO ülkeleri ise bugün suya sabuna dokunmadan güvenliklerini ABD’ye teslim etmelerinin cezasını çekiyorlar. Bugün ABD’yi Demokratlar yönetiyor olsaydı veya Donald Trump başkan olmasaydı Avrupalı ülkeler açısından herhangi bir sorun olmayacaktı. NATO onları her daim korumaya devam ediyor olacaktı. NATO’nun maliyetlerine katılmaları da söz konusu olmayacaktı. Grönland Adası ile ilgili herhangi bir sorun yaşanmayacaktı. Kanada’nın ABD’ye bağlanması da gündeme gelmeyecekti. Avrupalı ülkeler açısından her şey eskisi gibi devam edecekti. Ancak bugün böyle bir durum söz konusu değil.

Her şey, derin Amerika stratejisini önemsemeyen bir emlak milyarderinin ABD Başkanı olmasıyla değişti. Avrupalı ülkelerin hesaba katmadıkları tek gerçek ABD Başkanları ile bir gün sorun yaşayabileceklerini göz ardı etmeleridir. Esasen gelişmiş bir ülke kendi güvenliğini kendisinin alması gerekirdi veya ortak bir ordu kurmaları gerekirdi. Ancak Avrupalı ülkeler bugüne kadar böyle bir zahmete girmek istemediler. Dolayısıyla bugün bu umursamazlığın cezasını çekiyorlar. Gelişmiş ülkeler olmalarına rağmen güvenliklerini sağlayamayan ülkeler konumuna düştüler.

Güvenlik Sorunu Suudi Arabistan da Yaşamaya Başladı
ABD’de yaşanan başkan değişikliği ile Avrupalı ülkelerin yaşadıkları güvenlik sorununu doğal olarak bugün Arap ülkeleri de yaşamaya başladılar. Esasen onlar da İsrail’in korunması karşılığında kendilerini güvende hissediyorlardı. En azından İsrail’in saldırganlığının Filistin toprakları ile sınırlı kalacağını düşünüyorlardı. Ancak durumun böyle olmadığı anlaşıldı. İsrail Filistin’in tamamını ele geçirse dahi durmayacak. Arap ülkelerine saldırmaktan da geri durmayacak. İsrail’in arkasında ABD olduğu sürece bu ülke hiçbir zaman durmaz.

Arap ülkeleri bugünü dünden öngörmüş olsaydılar İsrail’in 1967 yılında BM’nin belirlediği sınırları genişletmeye başladığı andan itibaren bu ülkeye ve ABD’ye rağmen birlikte hareket etmeye devam etmeleri gerekirdi. Ancak Arap ülkeleri İsrail sınırlarını genişletmeye devam ederken saldırıların bir gün kendilerine yöneleceğini öngöremediler. Esasen Arap ülkeleri İsrail saldırganlığına karşı ilk başta sergiledikleri birlikteliği devam ettirmiş olsaydılar bugün İsrail 1967 yılı sınırlarının dışına çıkamazdı.

Avrupalı ülkeler bugün Avrupa Ordusu’nu kuramamanın cezasını çekerlerken Araplar da Arap Ordusu’nu kuramamanın cezasını çekiyorlar. Ancak yine de her şey geçmiş değil. Her iki toplum da bir ordu yapılanması içine girebilir. Böylelikle Avrupalı ülkeler ABD saldırganlığına karşı, Araplar da İsrail saldırganlığına karşı caydırıcı bir güç oluşturabilirler. Esasen böyle bir savunma ittifakı kurmaları günümüz koşullarında gereklidir. Yoksa Avrupalı ülkeler ABD saldırganlığından, Arap ülkeleri de İsrail saldırganlığından kurtulamazlar.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 15 Ocak’ta Fransa Silahlı Kuvvetlerine yaptığı yeni yıl konuşmasında, ‘’ 1 Özgür kalmak için korkulan olmak gerekir, korkulan olmak için güçlü olmak gerekir. Bu denli acımasız bir dünyada güçlü olmak için savunma üretiminde daha hızlı daha güçlü hareket etmek gerekir.’’ İfadelerini kullanarak yaşanılan durumu dile getirmişti.

Bugün Suudi Arabistan ile Pakistan’ın savunma ittifakı kurmalarının arkasında İsrail saldırganlığı vardır. İsrail’in arkasında da ABD’nin olması bu ittifakın kurulma haklılığını ortaya koyuyor. Suudi Arabistan’ın ABD ile arası iyi olmasına rağmen Suudi Arabistan bu ülkeye güvenmeyerek Pakistan ile böyle bir adım attı. Bu aşamada diğer Arap ülkeleri de kurulan bu ittifaka katılmaları gerekir. Bu ittifaka katılım Arap ülkelerini hem güçlü kılar hem de İsrail saldırganlığından korur. Tarihte bunun örnekleri vardır.

Türkiye İttifaka Katılır mı?
Türkiye’nin de Suudi Arabistan ile Pakistan arasındaki savunma ittifakına katılacağı yönünde iddialar ortaya atılmıştı. Ancak bu iddialar söylentide kaldı. Bu konuda son noktayı Dışişleri Bakanı Hakan Fidan koydu. Fidan, Suudi Arabistan ve Pakistan ile görüşmelerin sürdüğünü ancak bir anlaşma olmadığını açıkladı. Türkiye bu ittifaka katılırsa Suudi Arabistan ve Pakistan’a karşı savaş açan ülkelere Türkiye’nin de savaş açması gerekir. Daha doğrusu Türkiye’nin kurulan ittifaka katılması durumunda ittifakın sorumluluğunu yerine getirmesi gerekir. Ancak Türkiye böyle bir yükümlülüğe girmez.

Türkiye daha evvel Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika ülkelerinin bulunduğu BRICS’e katılma isteğinde bulunmuş ancak bu girişim üyelikle sonuçlanmamıştı. Çünkü BRICS üyeliği bu topluluğun sorumluluğunun yerine getirilmesini gerektirir. Ancak bir taraftan BRICS üyesi diğer taraftan bu örgütü karşıtı ülkeler ile bir arada olunamaz. Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Diğer taraftan BRICS ülkeleri de esasen böyle bir üyeliği kabul etmezler.

Türkiye’nin üye olmak istediği diğer bir ittifak Şanghay İş birliği Örgütü’ydü. Bu örgütün amacı güvenlik iş birliğidir. Oysa Türkiye zaten NATO’nun üyesidir. Geçmişte hem NATO hem de Varşova Paktı’nın üyesi olunamadığı gibi bugün de hem NATO hem de Şanghay iş birliği Örgütü’nün üyesi olunamaz. Dolayısıyla Türkiye NATO’ya üyeliği devam ettiği sürece Avrasya ülkelerinin kurduğu güvenlik örgütüne üye olamaz.

Türkiye Avrasya İttifaklarını Batılı Ülkelere Karşı Kullandı.
Türkiye’nin davet edildiği diğer bir örgüt ise Avrasya Ekonomik Birliği’ydi. Rusya Türkiye’yi bu birliğe katılmasını istemiş ancak bu girişim de başarılı olmamıştır. Çünkü Türkiye bugünün şartlarında batı ile ilişkilerini koparıp tamamen Avrasya ülkeleri ile iş birliği içinde olamaz. Gerçek şu ki, Türkiye geçmişte Avrasya ülkelerinin kurmuş oldukları birliklere sıcak bakmış ise bu durum bu birliklere katılma isteğinden değil, ABD’den ve batılı ülkelerden istediğini alabilmek için ortaya koyduğu geçici bir iradedir.

Türkiye’nin geçmişte Avrasya örgütlerine ilgi duymasını biraz daha açarsak, NATO ve Avrupa Birliği ülkelerinden istediğini alamadığı ortaya çıkar. ABD ile yapılan anlaşma ile F35 savunma uçaklarının parasını ödemesine rağmen bu uçakları alamadı. Bu uçakları alamadığı için Rusya’dan S400 füze savunma sistemi aldı. Bu durumda hem F35 programından çıkarıldı hem de F 35’leri alamadı. Diğer yandan yıllardır Avrupa Birliğine de kabul edilmedi. Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra boşta kalan ülkeler Avrupa Birliği’ne alınırken Türkiye bu birliğe alınmadı.

24 Nisan 2004 yılında yapılan Kıbrıs referandumunda (Annan Planı), adanın birleşerek Avrupa Birliği’ne girmesini amaçlayan oylamada Türkler %65 ile “evet” derken, Rumlar %76 ile “hayır” demelerine rağmen Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Avrupa Birliği’ne üye yapıldı ancak Türkiye üye yapılmadı. Esasen Avrupalı ülkeler Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne alma niyetleri zaten yoktu. Bu durum açıkçası iki yüzlü bir tutumdu.

ABD’nin NATO üyesi olan bir ülkeye parasını aldığı halde satmış olduğu uçakları vermemesi NATO’nun ilkelerine de aykırıdır. Çünkü normal şartlarda NATO üyesi olan bir ülke hem kendini hem de tehdit altında bulunan diğer bir NATO ülkesini savunabilmesi için son teknolojiye sahip uçak ve silahları edinmesi gerekir. Ancak ABD Ortadoğu politikası sebebiyle Türkiye’ye istediği uçakları vermedi. ABD’nin bu kararında Yunanistan ile İsrail’de etkili oldu.

NATO üyeliği ABD’nin Türkiye’ye satmış olduğu silahları teslim etmesini gerektirir. Ya da peşin alınan paranın geri ödemesini gerektirir. Eğer sürekli söz verilmesine rağmen F 35’ler teslim edilmiyorsa bu politikanın sürdürebilirliği de yoktur. Türkiye menfaatleri gereği bu konuda bir karar vermesi gerekir. Kararsızlık ve belirsizlik ülkeye çok şey kaybettirir. Türkiye bugüne kadar bu konuda kararlı olabilseydi bu uçaklar çoktan alınmış olurdu. Türkiye’nin bu aşamada İsveç ve Finlandiya’nın NATO ülkesi olması için vereceği imza kozu da vardı. Türkiye bu kozları da değerlendiremedi.

Dış politika dik duruş gösterilmesini gerektirir. Türkiye Kıbrıs Barış Harekâtında dik duruş göstermişti. ABD ve İngiltere söz vermelerine rağmen Rumların Türklere yapmakta olduğu saldırılara sessiz kalınca Türkiye Kıbrıs Barış Harekâtını düzenleyerek Türkleri Rum saldırılarından kurtardı. Türkiye geçmişte gösterdiği dik duruşu bu dönemlerde gösteremiyor.

Gerçek şu ki, Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan’ın kurmuş olduğu savunma ittifakına ABD’ye karşı bir dik duruş sergileyemeyeceğinden dolayı bu ittifakla katılması son derece düşük olasılıktır. 10.02.2026

1- LE MONDE diplomatigue TÜRKÇE Sayfa 6

https://www.academia.edu/164557847/SUUDI_ARABISTAN_PAKISTAN_ITTIFAKI_VE_TURKIYE_NIN_TUTUMU

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Menu Title