Raporlar

SILK ROAD PAPER ‘Parçalanmış ‘ Bir Türkiye Beklentileri: Laik ve Üniter Bir Gelecek?

SİLK ROAD RAPORUSİLK ROAD RAPORU – Parçalanmış ‘ Bir Türkiye Beklentileri: Laik ve Üniter Bir Gelecek?

Svante E. Cornell Halil Magnus Karaveli

İ PEK YOLU KAĞIDI

SİLK ROAD RAPORU
Ekim 2008

Machine Translated by Google

Machine Translated by Google

‘Parç alanmış ‘ Bir Türkiye Beklentileri: Laik ve Üniter Bir Gelecek?

Svante E. Cornell Halil Magnus Karaveli

© Orta Asya-Kafkasya Enstitüsü ve İ pek Yolu Çalış maları Programı – Ortak Transatlantik Araş tırma ve Politika Merkezi
Johns Hopkins Üniversitesi-SAIS, 1619 Massachusetts Ave. NW, Washington, DC 20036 Güvenlik ve Kalkınma Politikası Enstitüsü, V. Finnbodav. 2, Stockholm-Nacka 13130, İ sveç www.silkroadstudies.org

Machine Translated by Google

“Parç alanmış Bir Türkiye Beklentileri: Laik ve Üniter Bir Gelecek?” Orta Asya-Kafkasya Enstitüsü ve İ pek Yolu Çalış maları Programı tarafından yayınlanan bir İ pek Yolu Belgesidir.
İ pek Yolu Makaleleri Serisi, Ortak Merkez’in Ara Sıra Makaleler serisidir ve güncel ve zamanlı konuları
ele alır. Ortak Merkez, transatlantik bağ ımsız ve kar amacı gütmeyen bir araş tırma ve politika
merkezidir. Washington ve Stockholm’de ofisleri bulunmaktadır ve Johns Hopkins Üniversitesi Paul H. Nitze İ leri Uluslararası Çalış malar Okulu ve Stockholm merkezli Güvenlik ve Kalkınma Politikası
Enstitüsü’ne bağ lıdır. Avrupa ve Kuzey Amerika’da türünün ilk örneğ i olan bu kurum, önde gelen bir araş tırma ve politika merkezi olarak köklü bir kuruluş tur ve analistler, akademisyenler, politika gözlemcileri, iş dünyası liderleri ve gazetecilerden oluş an geniş ve ç eş itli bir topluluğ a hizmet vermektedir. Ortak Merkez, bölgedeki ç atış ma, güvenlik ve kalkınma konularındaki araş tırmaların ön saflarında yer alıyor. Uygulamalı araş tırmaları, yayınları, araş tırma iş birlikleri, halka aç ık konferansları ve seminerleri aracılığ ıyla, bölgeye iliş kin akademik, politika ve kamusal tartış malar iç in bir odak noktası iş levi görmektedir.

Bu İ pek Yolu Belgesi iç in yapılan araş tırma, İ sveç Askeri Karargahından sağ lanan fonla mümkün oldu. Bu ç alış mada ifade edilen görüş ve sonuç lar yalnızca yazarlara aittir.

© Orta Asya-Kafkasya Enstitüsü ve İ pek Yolu Çalış maları Programı, Ekim 2008

ISBN: 978-91-85937-43-1

Singapur’da basılmış tır

Kuzey Amerika’da ş u ş ekilde dağ ıtılmaktadır:

Orta Asya-Kafkasya Enstitüsü Paul H. Nitze
İ leri Uluslararası Çalış malar Okulu 1619 Massachusetts Ave.
NW, Washington, DC 20036 Tel. +1-202-663-7723; Faks.
+1-202-663-7785 E-posta: caci2@jhu.edu

Avrupa’da ş u ş ekilde dağ ıtılmaktadır:

İ pek Yolu Çalış maları Programı
Güvenlik ve Kalkınma Politikası Enstitüsü V. Finnbodavägen 2, SE-13130 Stockholm-Nacka E-posta: info@silkroadstudies.org

Editoryal yazış malar, Araş tırma ve Yayınlar Direktörü Svante E. Cornell’e, yukarıdaki adreslerden herhangi birinde (tercihen e-posta yoluyla) gönderilmelidir.

Machine Translated by Google

İ ç indekiler

Özet …………………………………………. ………………………………………….. …………………. v
Giriiş …………………………………………. ………………………………………….. …………….. 11
Perspektifler – Türkiye Nedir? 13

Türkiye’nin Demografisi ve Ekonomisi

………………………………………….. ……. 16

Öngörülemeyenler 19

İ ç Bölümlerin Dinamikleri

. 23

Radikal İ slamcılık 23
Muhafazakarlık ile Modernizm Arasında. 25
Etnik Ayrılıkç ılığ ın Sorunu 36
Türk Milliyetç iliğ inin Dönüş ümleri. 43
Uzlaş ma Beklentileri. 47
Dış İ liş kiler ve Jeopolitik 56
Batı’da mı kalacaksınız? 58
Doğ uya mı yöneliyorsunuz? 62
Türkiye’nin Bölgesel ve Küresel Rolü 67

2023’te Türkiye: Cumhuriyet 100’de

. 70

Birinci Senaryo: Daha Muhafazakar Bir Türkiye 70
İ kinci Senaryo: Demokratik Uzlaş ma 72
Üç üncü Senaryo: Askeri Yönetimin Geri Dönüş ü 73
Senaryoların Olasılığ ını Değ erlendirmek 74
Sonuç lar 76
Yazarların Özgeç miş i 78

Machine Translated by Google

Machine Translated by Google

Özet

Ekim 2008’de Türkiye Cumhuriyeti’nin seksen beş inci yıldönümü kutlanıyor. Kasım ayı baş larında laik ve üniter cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün üzerinden yetmiş yıl geç ti. Bu yıldönümleri Türkiye Cumhuriyeti tarihinde belirleyici bir ana denk gelmektedir. Dinin toplumdaki rolü ve ulus-devlet hakkındaki geleneksel cumhuriyetç i fikirlere giderek daha fazla meydan okundukç a ciddi ideolojik gerilimler patlak verdi.

2007 ve 2008’de Türkiye, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) iktidardaki İ slamcı muhafazakarlarının devletin diğ er kesimlerindeki ve sivil toplumdaki laik muhalefetle karş ı karş ıya geldiğ i bir rejim kriziyle sarsıldı. Anayasa Mahkemesi’nin 2008 yazında AKP’yi kapatmama kararı, Türkiye’nin kimliğ ine dair asırlardır süren mücadelenin olmasa da, ciddi krizin sonuna iş aret ediyordu.

İ slami muhafazakarların gücünü hem iç hem de dış dinamikler desteklemektedir. Uzun süredir toplumda önemli bir güce sahip olan İ slami hareket, devleti kontrol etme hedefine de ulaş maya yaklaş tı. Her bakımdan AKP’nin ayakta kalmasıyla Türkiye kritik bir eş iğ i aş mış oldu.

Batı politikası aç ısından bakıldığ ında Türkiye hakkında sorulması gereken iki temel soru var. Bunlardan ilki, İ slami muhafazakarlığ ın doğ asına iliş kin algılarla ilgilidir: ABD ve Avrupa politikalarına yön veren, Türk toplumunu daha demokratik hale getirecek, Türkiye’yi ideolojik olarak da Batılı bir varlık olarak güvence altına alacak bir reform gücü olduğ u varsayımı ne ölç üdedir? stratejik olarak garanti edildiğ i gibi mi? İ kincisi laiklik güç lerinin nasıl kavramsallaş tırılacağ ıyla ilgilidir. Özellikle ordu nasıl anlaş ılmalıdır? Türkiye’nin İ slam’ın hakim olduğ u bir ülke haline gelmesi halinde nasıl hareket edileceğ i öngörülebilir?
muhafazakarlık mı?

Machine Translated by Google

vi

Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

Önümüzdeki on yılda nasıl bir Türkiye bekleyebiliriz? Özellikle dini muhafazakarlık ve laikliğ in sırasıyla demokratikleş me ve Türkiye’nin dış politika yönelimi üzerindeki etkileri nelerdir?
Bu ç alış ma, geleceğ in neler getirebileceğ ini, 2023’te 100. yılını kutlayacak cumhuriyetin nasıl görünebileceğ ini anlamaya ç alış ırken, aynı zamanda Kemalist deneyin kaba hatlarıyla değ erlendirmesini de yapıyor. Sonuç ta bu deneyin nasıl anlaş ıldığ ı ve yargılandığ ı, Türkiye sınırlarını aş an bir öneme sahip.

Laiklik ve dini muhafazakarlığ ın, cumhuriyetç i milliyetç iliğ in ve etnik ayrılıkç ılığ ın güç leri ülkeyi zıt yönlere ç ekerek, ulusal birliğ i zorluyor, siyasi istikrarı zorlaş tırıyor ve demokrasinin güvence altına alınmasını daha da zor hale getiriyor. Türkiye, ne Avrupa’nın ne de Orta Doğ u’nun tarihsel geliş im ç erç evesine uymayan ç ok özel bir durum sunmaktadır. Bu nedenle, gelecekteki gidiş atını tahmin etme ç alış ması herhangi bir yardımcı benzetmeyle pek desteklenmiyor. Temel soru, İ slami muhafazakarlığ ın nasıl geliş eceğ i, bir tür İ slami reformu (Aydınlanma
değ erleriyle İ slami uzlaş mayı) teş vik edip etmeyeceğ i ve ikincisi, ulus-devleti bir arada tutup tutamayacağ ıdır. İ slami muhafazakarlık ile laiklik arasındaki gelecekteki iliş kinin yalnızca Türkiye’deki iç geliş melerle belirlenmeyeceğ i aç ıktır. Ancak laikliğ i “yeniden tanımlama” giriş imleri ve sekülerleş meyi “toplumsal bir travma” olarak tanımlamanın gösterdiğ i gibi, İ slamcı muhafazakarların siyaseti yalnızca insani terimlerle düş ünme ş eklindeki kavramsal sıç ramayla barış madan önce hâlâ kat edecekleri uzun bir yol var. politik teolojiden kopuş la birlikte.

Toplumda iki farklı dünya görüş ünün (dini muhafazakarlık ve laiklik) bir arada bulunması, kaç ınılmaz olarak sürtüş me yaratmaya devam edecek ve önümüzdeki on yıllar boyunca Türk siyasetine belirleyici bir bağ lam kazandıracak.
Ne dini muhafazakarlığ ın ne de laikliğ in ortadan kalkması istenmeyecek; her ikisi de sosyolojik olarak derin köklere sahiptir ve kısa vadede hiç birinin diğ erine tamamen üstün gelmesi beklenemez. Rekabet halindeki değ er sistemlerinin bir arada var olması, gerilim yaratırken, aynı zamanda Türk toplumunun doğ ası gereğ i ç oğ ulcu, ç ok kültürlü ve heterojen olduğ unu da göstermektedir; öyle ki
otoriter bir sistem kurma giriş iminin bu ş ekilde olacağ ını tasavvur etmek zordur.

Machine Translated by Google

‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri

vii

Dini ya da seküler nitelikteki bir giriş im baş arılı olabilir. Ancak laiklik dikkate alınması gereken bir toplumsal güç olarak ortadan kaybolmayacak olsa da, Türkiye’nin kaderi daha belirgin bir
ş ekilde dindar ve muhafazakar bir ülke olmaya aday görünüyor. Ş u anda dini muhafazakarlık ş üphesiz üstünlüğ e sahip ve 1950’lerden bu yana yaş anan tarihsel eğ ilim de onun tarafında. Bu arada, Türk devletini son yarım yüzyılda katı laik bir devlet olarak tanımlamak yanıltıcıdır.
Aslında devlet sürekli olarak İ slam’a uyum sağ lamaya ç alış ırken, laiklik ise tam olarak sağ lanamamış tır.

eğ iliminde.

Bu nedenle ç ıkarılacak önemli bir sonuç , ordunun, konu hakkında aç ıkç a duyarsız olmasa da, laikliğ e sarsılmaz bir bağ lılığ a sahip olduğ u varsayılmaması gerektiğ idir. Ancak ordunun, dini muhafazakarlığ ın yükseliş te olduğ u değ iş en toplumsal ortama uyum sağ lamaktan baş ka seç eneğ i yok. Buna ek olarak, Kürt sorunu, askeri ve siyasal İ slam arasında olası ve kalıcı bir uzlaş manın zeminini sağ lıyor; zira ikincisi, dinsel aç ıdan muhafazakar Kürt nüfusunun önemli bir bölümünün sadakatini güvence altına alabileceğ ini kanıtladı. Ancak Kürtlere hitap eden
İ slami muhafazakarlığ ın Türk ç oğ unluk iç in ne ölç üde ç ekici kalacağ ı tamamen farklı bir sorudur. Kürtleri dış layan bir etnik Türk milliyetç iliğ i, PKK’nın Türk ordusuna yönelik devam eden saldırılarına ve terör eylemlerine tepki olarak popüler düzeyde geliş me sürecinde olabilir.

Uzun vadede İ slami muhafazakarlığ ın Türkiye’yi daha Batı odaklı bir ülkeye dönüş türmesi pek mümkün görünmüyor. Türkiye stratejik olarak Batı’dan “kopmayacak” olsa da Batı ile bağ larının zayıflaması kaç ınılmaz. Toplumun giderek İ slamileş mesi, kaç ınılmaz olarak Türkiye’nin genel olarak Batı’dan kültürel olarak yabancılaş masına yol aç acak ve bunun olası stratejik yansımaları da olacaktır. ABD ile Avrupalı müttefikleri arasındaki özel iliş kiyi ayakta tutan ortak değ erler ortak zemini, bu durumda ABD-Türkiye iliş kilerinde giderek daha fazla eksik kalacak. Bu, her ne kadar uzun sürmesi muhtemel olsa ve stratejik aç ıdan soğ uması gerekmese de, iliş kiyi karş ılıklı yanlış anlamalara ve gerilimlere karş ı daha savunmasız hale getirecek.

Machine Translated by Google

viii

Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

AKP’nin en büyük baş arılarından biri İ slami hareketin Avrupa karş ıtı yükünü atmak oldu. Ancak AKP’nin Avrupa’ya uyum reformlarına yönelik coş kusu 2004 yılı sonu itibariyle zaten azalmış tı. Hem AB’de hem de Türkiye’de bu iliş kileri rayından ç ıkarabilecek ç ok sayıda geliş me göz önüne alındığ ında, Türkiye’nin AB ile
iliş kilerinde izleyeceğ i yol yine de belirsiz.

Önümüzdeki on yılda, Türk dış politikasının temelini oluş turan ikiz batı vektörlerinin (ABD ve AB ile iliş kiler) ç özülmesi pek mümkün görünmüyor. Doğ uya yönelik
ç ağ rı -ister Orta Doğ u’da ister Türk dünyasında olsun- hesaplarında giderek artan bir rol oynayacak olsa da, Türk liderliğ inin temel Batı yöneliminden vazgeç mesi pek olası değ il. Ancak bu, Türkiye’yi Batı’ya bağ layan bağ ların güç leneceğ i anlamına gelmiyor; gerç ekten de, dikkat edilmezse zayıflamaları yönünde önemli bir risk vardır.

Türkiye’nin bölgesel bir güç olarak rolü, ülkenin iki varoluş sal ayrılığ ının, yani din ve etnik köken meselelerinin üstesinden gelip gelemeyeceğ ine bağ lı olacaktır.
Yalnızca kendisiyle barış ık bir Türkiye, Batı’nın, özellikle de ABD’nin teş vik ettiğ i bölgesel güç rolünü üstlenebilir. Ancak böylesi bir rol, Türkiye’yi etkileyen ç ok
ç eş itli sınır bölgelerindeki ç ok sayıda geliş menin bir sonucu olan Türk dış politikasının esasen reaktif doğ ası nedeniyle karmaş ık hale geliyor ve Ankara’nın tutarlı bir stratejiye dayalı proaktif bir politika izlemesini zorlaş tırıyor. Gerç ek bir bölgesel güç olabilmek iç in Türkiye’nin bu sınırlamayı aş ması gerekecek.

Bu ç alış mada yapılan sınırlı genel değ erlendirmeden, Türkiye’nin gelecekteki kalkınmasına iliş kin ç ok sayıda farklı senaryo türetilebilir. Bu ç alış ma, iç politikanın dış zorluklarla olası etkileş imini hesaba katarken, dikkatlerinin ç oğ unu olası iç kalkınmaya odaklayan üç ana senaryo önermektedir.

İ lk senaryo – daha muhafazakar bir Türkiye – prensipte son on yılda gözlemlenen, laik siyasetin parç alanmasına ve hem toplumda hem de devlette hakim dini muhafazakarlığ ın yükseliş ine tanık olan eğ ilimlerin bir tahminini ve devamını
teş kil ediyor. . İ kincisi, yani demokratik uzlaş ma, AKP’nin de diğ erleri gibi olduğ unu varsayar.

Machine Translated by Google

‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri ix

Egemen siyasi hareketler, güç teki sertleş menin bir sonucu olarak muhtemelen kendi ağ ırlığ ı altında parç alanacak ve rakip dini muhafazakarlık ve laiklik ideolojileri arasındaki siyasi ç ekiş menin bir kez daha yeniden tanımlanmasına yer bırakacaktır. Son senaryo (askeri idareye dönüş ) İ slami muhafazakar hareketin elini abartması durumunda gerç ekleş ebilir. En az olası senaryodur.
100’deki Türkiye, 85’inci yaş ına tanıklık eden gözlemciler iç in pek ç ok aç ıdan tanınabilir olacak. En büyük sürpriz, 100 yaş ındaki cumhuriyetin uzun süredir devam eden geleneklerini kırması ve gerç ekten laikleş tirici bir ahlak geliş tirmeyi baş arması olacaktır.

Machine Translated by Google

Machine Translated by Google

giriiş

2008 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin seksen beş inci kuruluş yıldönümü kutlanıyor. Aynı zamanda cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün (1881-1938) ölümünün yetmiş inci yıldönümü de anılacak. Bunlar sembolik olarak yüklü yıldönümleridir. Bunlar Türkiye Cumhuriyeti tarihinin belirleyici bir anına denk geliyor; Ulus-devlet ve dinin toplumdaki rolü hakkındaki geleneksel cumhuriyetç i kavramlar yeniden tanımlanma ve yeniden müzakere edilme sürecindedir. Devlet aygıtındaki rakip güç merkezleri ile ideolojik ç izgilerde bölünmüş sivil toplum arasındaki ciddi ideolojik gerilimler ortaya ç ıktı.
Türkiye, 2007 ve 2008 yıllarında, 2002’den bu yana hükümette olan İ slamcı muhafazakarların, baş ta ordu ve yargı olmak üzere devletin diğ er kesimlerindeki laik muhalefetle karş ı karş ıya geldiğ i bir rejim kriziyle sarsılmış tı.1 Karar Anayasa Mahkemesi’nin 2008 yazında Cumhuriyet baş savcısının Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılması yönündeki talebini yerine getirmemesi, Türkiye’nin kimliğ i konusunda asırlardır süren mücadelenin olmasa da, ş iddetli krizin sonuna iş aret ediyordu. Aslında tartış malı konular her zamanki gibi ç özümsüz kalıyor.

AKP’nin yüzde 47 oyla yeniden seç ildiğ i 2007 seç imlerinde laik muhalefet büyük bir yenilgiye uğ ramış tı.
Ardından ordu, cumhuriyet tarihinde ilk kez siyasete yön verme giriş imlerinde
baş arısız oldu: Abdullah Gül, ordunun itirazları üzerine Türkiye’de cumhurbaş kanı seç ilen ilk İ slamcı kökenli kiş i oldu ve Genelkurmay da o tarihten bu yana AKP iktidarının devamına da razı olmak zorunda kaldı.

Adalet ve Kalkınma Partisi AKP’nin uluslararası alanda ortak tanımı “Ilımlı İ slamcı”dır. Ancak
partinin temsilcileri İ slamcı olduklarını inkar ediyor; ancak Avrupalı, muhafazakar Hıristiyan demokratların Müslüman eş değ eri olduklarını iddia ediyorlar. Dolayısıyla AKP’yi tanımlarken “İ slami Muhafazakar” tabirini kullanmak doğ ru görünüyor.

Machine Translated by Google

12 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

İ slami muhafazakarların gücünü hem iç hem de dış dinamikler desteklemektedir. Daha geniş İ slami hareket (özellikle dini muhafazakarlığ ın toplumsal tabanını oluş turan dini kardeş likler) eğ itim, medya ve ekonomi üzerinde önemli bir güce sahip ve devlet bürokrasisine yerleş miş durumda. Nitekim AKP, devleti kontrol etme amacını gerç ekleş tirmeye yaklaş tı.2

İ slami muhafazakar hükümet geniş bir uluslararası desteğ e sahip.

Batı’yı kucaklayan, AB üyeliğ ini hedefleyen ve ABD ile yakın iliş kiler geliş tiren İ slami kökenli bir parti olan AKP’nin ç ekiciliğ i anlaş ılabilir. Bu, Batı ile İ slam arasında bir medeniyetler ç atış masının kaç ınılmaz olduğ u fikrini reddeden, umut veren bir alternatif.

1923’te Atatürk devrimiyle kurulan eski cumhuriyetç i, laik modelin yerine bir “Müslüman demokrasisi”nin gelmekte olduğ u varsayılıyor. Bu model ş u anda Batı’da hem siyasi hem de entelektüel ç evrelerde az itibar görüyor. Kemal Atatürk’e atfedilen ancak onun halefleri tarafından sıklıkla saptırılan ideoloji olan Kemalizm, otoriter olmakla, laikliğ i dayatarak Türk toplumuna psikolojik travma yaş atmakla ve etnik ç eş itliliğ i ihlal eden bir ulus devlet yaratmakla suç lanmaktadır.3 Toplumsal alanda dine ve ç ok etnikliliğ e daha fazla yer aç ılmasını öngören Kemalist modelin terk edilmesiyle birlikte, bir “psikolojik ve kültürel iyileş me süreci”nin baş latıldığ ı varsayılmaktadır.4

İ slami muhafazakarlar Batı yanlısı bir söylemi benimserken, geleneksel olarak Batı yönelimli laikler, özellikle de sosyal demokratlar, yakın zamanda ş iddetli bir Batı karş ıtı yeni milliyetç iliğ e dönüş leriyle ABD ve Avrupa’daki gözlemcilerin kafasını karış tırdı ve uzaklaş tırdı. Aslında kafa karış ıklığ ı ve tiksinti karş ılıklıdır; Batılı liberallerin İ slami muhafazakarlığ a verdiğ i destek laiklerin yönünü karış tırdı.

2 AKP Meclis Grup Baş kanvekili Nihat Ergün, Mayıs 2008’de yazarlara “Devleti yönetmeyi arzuluyorum” demiş ti.

3 Örneğ in bkz. Graham E. Fuller, Yeni Türkiye Cumhuriyeti, Washington: United States Institute of Peace Press, 2007
4 Fuller, s. 17.

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 13

Batılı bir politika perspektifinden bakıldığ ında, Türkiye hakkında sorulması gereken iki temel soru var: ABD ve Avrupa’nın Türkiye’ye yönelik İ slamcı muhafazakarlara yönelik politikalarına yön veren, onların Türk toplumunu daha demokratik kılacak bir reform gücü olduğ u varsayımı ne ölç üde? Türkiye’yi Batı’nın bir varlığ ı olarak güvence altına almak garantili mi? İ kincisi, Kemalizm/laiklik güç leri nasıl
kavramsallaş tırılmalıdır? Özellikle ordu nasıl anlaş ılmalıdır? Türkiye’yi gözlemleyenler genellikle silahlı kuvvetlerin laikliğ e olan bağ lılığ ını olduğ u gibi kabul ediyor;
gerç ekten sanıldığ ı kadar derine iniyor mu?

Batı’nın Türkiye’ye iliş kin hakim okuması, laiklik konusundaki ç atış manın yalnızca “Müslüman demokratlar” ile “otoriter laikler” arasındaki bir güç mücadelesi değ il, bir kimlikler ç atış ması olduğ unu tam olarak kabul etmeyi reddeden bir kör noktadan muzdarip. Türk toplumunun laikler ile dindar muhafazakarlar arasındaki ve Türkler ile Kürtler arasındaki varoluş sal ayrımları yakın zamanda kapatılacak gibi görünmüyor. Tam tersine, bölünmeler her zamankinden daha derin. Laiklik konusundaki ç atış maların yanı sıra etnik kutuplaş ma da keskinleş iyor. Son dönemdeki ayaklanmalar, Atatürk Cumhuriyeti’nin temelde yaş ayabilirliğ i konusunda ş üphe uyandıracak niteliktedir. Ölü mü doğ muş tu, yoksa yalnızca ihmalden mi acı ç ekiyordu? Söylemeye gerek yok ki, tarihinin nasıl yorumlandığ ı, cumhuriyetin gelecekteki evrimi aç ısından büyük bir fark yaratacaktır.

On yıl kadar ileriye baktığ ımızda nasıl bir Türkiye bekleyebiliriz? Özellikle dini muhafazakarlık ve laikliğ in demokratikleş meye ve Türkiye’nin dış politika yönelimlerine etkileri nelerdir? Bu ç alış ma, geleceğ in neler getirebileceğ ini, 2023’te 100. yılını kutlayacak cumhuriyetin nasıl görünebileceğ ini anlamaya
ç alış ırken, aynı zamanda Kemalist deneyimi de kaba hatlarıyla değ erlendirecek. Bu tarihi deneyin nihai olarak nasıl değ erlendirileceğ i Türkiye sınırlarını aş an bir öneme sahiptir.

Perspektifler – Türkiye Nedir?
Türkiye kolay sınıflandırmaya meydan okuyan bir ülke. Coğ rafi olarak Doğ u ve Batı’nın iki yanında yer alan Türkiye, kültürel ve ideolojik anlamda ne tam Doğ ulu
ne de tam Batılıdır. Gerç ekten de, Samuel Huntington’dan alıntı yaparsak, ş öyle olabilir:

Machine Translated by Google

14 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

İ ç sel, kültürel farklılıklarını uzlaş tıramayan ve otoriterliğ in cazibesinden uzak istikrarlı bir demokrasiyle yetinemeyen “parç alanmış ” bir ülke olarak tanımlanıyor. Bu perspektiften bakıldığ ında Türkiye, Batılı kavramların Müslüman bağ lamda uygulanmasının neredeyse
baş arısızlık olasılığ ıyla dolu olduğ u yönündeki kötümser varsayımın doğ rulanması gibi görünebilir.

2007-2008 arasındaki yüzleş me kesinlikle dinin toplumdaki uygun yeri konusunda süregelen -iç sel- “medeniyetler ç atış ması”nın daha geniş bir tarihsel ç erç evesi iç ine yerleş tirilebilir. Kökenleri, Osmanlı İ mparatorluğ u’nun reformcuları tarafından ilk batılılaş ma adımlarının atıldığ ı ve 1920’lerde Atatürk’ün daha sonraki batılılaş ma devriminin yolunu aç tığ ı on dokuzuncu yüzyılın baş larına kadar izlenebilir. Daha sonra hukuk ve eğ itim tamamen laikleş tirildiğ i iç in din kamusal alandan uzaklaş tırıldı.

Türkiye’nin kendi bölgesinde benzersiz bir ülke olarak öne ç ıktığ ı kaç ınılmaz bir sonuç tur; Müslüman ama -ara sıra da olsa- Batı’nın liberal medeniyetinin bir parç ası olmayı arzuluyor. Nitekim Atatürk, ç ağ daş Avrupa bağ lamında ender görülen bir liderdi: Demokrasinin kuş atıldığ ı bir dönemde, “bugün (1930’da) demokrasi ideali yükselen bir denize benzemektedir” diyerek, “20. yüzyılda o denizde nice zalim rejimin boğ ulduğ una tanık olduk”.5

İ stikrar elden kaç maya devam etse de Türkiye, Müslüman dünyasındaki tek dayanıklı demokrasi olmuş tur. Bu bir tesadüf değ il. Cumhuriyetin kurucusu, dini dünya görüş ünün, rasyonalizm ve bilimin yönlendirdiğ i bir dünya görüş üyle değ iş tirilmesinin demokrasinin önünü aç acağ ına ciddi biç imde inanıyordu. Atatürk’ün ifadesiyle, zihnin dini kısıtlamalardan ve beyin yıkamadan özgürleş mesi sağ lam bir ş ekilde tesis edildiğ inde, “vatandaş lar siyasi özgürlüklerini en iyi
ş ekilde elde edebilecek ve kullanabileceklerdir”.6 Aydınlanma düş üncesinden miras kalan bu idealin tam olarak gerç ekleş mesi, On dokuzuncu yüzyılın coş kulu ve iyimser liberalizminin tipik özelliğ i olan bu liberalizm, Türkiye’nin demokrasi deneyiminden aç ıkç a kaç mış tır.

5 Can Dündar, Yükselen bir deniz, İ mge 2006, s. 7
6
Baskın Oran, Atatürk milliyetç iliğ i, Bilgi, 1990, s. 214

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 15
Ancak cumhuriyetç i laiklik, siyasi meş ruluğ un ilahi bir ş ekilde elde edildiğ i bir sistemden ayrıldı; Dini olarak tanımlanmış bir topluluğ un (Allah’a ve onun yeryüzündeki temsilcisine teslim olan Müslüman ümmetinin) dikey sadakatten ziyade yatay sadakatle birbirine bağ lı bir ulusa dönüş türülmesi, beraberinde güç lendirilmiş vatandaş lık imasını getirmiş tir.

İ tikadî bir topluluktan Avrupa tipi bir ulus devlete geç iş , Müslüman bağ lamında kavramsal bir sıç ramaydı ve öyle olmaya da devam ediyor. Türk cumhuriyetç iliğ i aynı zamanda Batılı fikirlerin ve İ slami güç ler üzerindeki zaferlerin etkisine karş ı 19. yüzyılın baş ından bu yana Ortadoğ u ve Müslümanların ortak tepkisinden bir sapmayı da temsil ediyordu. İ slam reformcuları genellikle Müslüman dünyasının sıkıntılarını ve gerilemelerini İ slam’ın ilahi mirasının terk edilmesine bağ ladılar ve bu nedenle daha az değ il, daha fazla din ve onun sözde saf kökenlerine dönüş ü tavsiye ettiler. İ ster gelenekç i ister “reformcu” olsun, Müslüman ideolojik söyleminde hâlâ baskın refleks budur. Dinin tamamen özelleş tirilmesi henüz öngörülmemiş tir. Bu baş arı, Türkiye’yi bulunduğ u ortamda yapıcı bir ş ekilde farklılaş tırıyor. Türkiye, Avrupa modeline göre modernleş me konusunda nispeten baş arılı olan tek Müslüman örnektir. Orta Doğ u’da Avrupa’dan ilham alan diğ er modernleş me deneylerinin (özellikle Arap sosyalizmi ve milliyetç iliğ i) kıyaslandığ ında kasvetli baş arısızlıklar olduğ u unutulmamalıdır. Ancak bu arada Avrupalı olmayan diğ er medeniyetlerin de tam olarak bu süreç ten geç miş olması, bazı Avrupalı ve Amerikalı liberallerin Aydınlanma düş üncesinin Avrupa dış ında uygulanabilirliğ i konusundaki karamsarlığ ının hatalı olabileceğ ini gösteriyor.
Özellikle Japonya öne ç ıkıyor

baş arı hikayesi.

Özellikle kadınların özgürleş mesi ve kentli, iyi eğ itimli bir orta sınıfın büyümesi, cumhuriyet deneyiminin baş arısına tanıklık ediyor ve Türkiye’yi Müslüman dünyasının geri kalanından daha da farklı kılıyor. Kadınlar iş gücünün yüzde 30’unu oluş turuyor; Üniversite profesörlerinin yüzde 40’ı, avukatların yüzde 40’ı kadın. Türkiye’nin gayri safi milli hasılası dünya ekonomileri arasında 16’ncı sırada; ikinci olan bir orduyu ayakta tutuyor

NATO’nun en büyüğ ü, dünyanın ise beş inci büyüğ ü.

Machine Translated by Google

16 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

Türkiye’nin Demografisi ve Ekonomisi Türkiye, son
on yılda hızla büyüyen genç bir nüfusa ve dinamik bir ekonomiye ev sahipliğ i yapmaktadır. Türkiye’nin nüfus artış ının önümüzdeki yıllarda azalarak 90 milyon civarında sabitlenmesi planlanıyor.
Benzer ş ekilde, ekonomi geliş tikç e büyümenin bir miktar azalması muhtemeldir, ancak Türkiye’nin Avrupa ile olan avantajlı ekonomik bağ lantıları ve modern endüstrisi göz önüne alındığ ında muhtemelen yüksek kalacaktır. Bununla birlikte, Türkiye’nin zorluklarla karş ılaş ması muhtemeldir. Bunlar arasında, siyasi ç ağ rış ımlarla birlikte nüfusun değ iş en etnik karış ımı ve özellikle Türkiye’nin fosil yakıt eksikliğ i göz önüne alındığ ında, ekonomisinin dünyaya aç ık hale gelmesi
yer alıyor; bu da Türkiye’yi, ekonomik ekonomisine eş lik eden enerji tüketimindeki önemli artış iç in ithalata bağ ımlı kılıyor. ve demografik büyüme.

Türkiye’nin demografik görünümü nispeten olumlu. Ne Avrupa’nın ç oğ unu karakterize eden yaş lanan nüfus sorununu, ne de geliş mekte olan birç ok ülkenin kontrolsüz nüfus artış ını
paylaş ıyor. Bunun yerine Türkiye, büyümeye devam eden ancak 2030 yılına kadar idare edilebilir 90 milyona ulaş acak bir nüfusa sahip olma gibi nispeten avantajlı bir beklentiyle karş ı karş ıyadır.

Ş ekil 1: Türkiye’nin Nüfus Piramidi (Avrupa Konseyi)

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 17

Ş ekil 1’de görüldüğ ü gibi, Türkiye’nin nüfusu nispeten genç olup, önemli bir nüfus erken ç alış ma ç ağ ındadır. Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin ortalama nüfus yapısıyla karş ılaş tırma aş ikardır.
Dolayısıyla Türkiye, yaş lanan nüfusun olumsuz ekonomik etkilerini onlarca yıl daha yaş amayacaktır. Bu arada, Türkiye’nin nüfus artış ının yaklaş ık 2000 yılı civarında azalması öngörülüyor. Ş u anda yılda %1,25 – ki bu da son on yılda yılda yaklaş ık bir milyon kiş inin arttığ ı anlamına geliyor – 2020’de bu sayının yarısından daha azına. Economist Intelligence Unit’in tahminlerine göre Türk nüfusu yaklaş ık 75 milyon. bugün – 2020’de yaklaş ık 84 milyona ve 2030’da 88 milyona ç ıkması planlanıyor. Böyle bir nüfus gidiş atı ekonomik büyüme iç in son derece elveriş lidir ve yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki Asya ekonomik mucizeleri iç in sıklıkla alıntı yapılan aç ıklamalardan biridir. Ancak bir ülkenin bu tür faydalardan yararlanabilmesi iç in bu fırsatın değ erlendirilmesi gerekiyor.

Türkiye’nin beklenen nüfus büyüklüğ ü, AB-27’nin %15’inden fazla nüfusuyla, üye olması durumunda onu Avrupa Birliğ i’nin en kalabalık ülkesi haline getirecek.
Bu durum, Türkiye’yi demografik ve ekonomik gücü aç ısından aç ıkç a mücadele edilecek bölgesel bir güç haline getiriyor.
Türkiye ekonomisi yükseliş ve ç öküş döngüleriyle tanınır hale geldi. Gerç ekten de, 1950’lerden bu yana tekrarlanan ekonomik krizler Türkiye’nin karakteristiğ idir. Son yıllarda, yüksek enflasyon rutin olarak %100 civarında gezinirken, 1994’te büyük ş oklar ekonomiyi vurdu ve ardından 2000’de daha da ş iddetli oldu.
2001. Bu son kriz özellikle felaketti; para biriminin neredeyse bir gecede dolar karş ısında yüzde 40 oranında düş mesine, tasarrufların ve ücretlerin silinmesine neden oldu. 2001 yılında ekonomi yüzde 7’nin üzerinde küç üldü. Ancak o tarihten bu yana Türkiye, geliş mekte olan bir ekonomi iç in daha istikrarlı bir temel
oluş turan IMF destekli bir istikrar programını uygulamaya koydu. Türkiye ekonomisi hızla geliş iyor ve yaklaş ık olarak OECD ülkeleri arasında en yüksek büyüme oranlarına sahip ülke oldu. Yıllık yüzde 7. Enflasyon oranlarının yüzde 60-100 aralığ ından tek haneli rakamlara düş ürülmesi ve mevzuatın Avrupa
standartlarına uygun hale getirilmesiyle kolaylaş tırılan kapsamlı bir özelleş tirme programı, büyük miktarda doğ rudan yabancı yatırımı beraberinde getirdi.
Yabancı sermayeli ş irketlerde 2002’den 2007’ye yüzde 640’lık bir büyüme yaş andı. Bu ekonomik toparlanma programı eski Dünya tarafından baş latılırken

Machine Translated by Google

18 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

2002 yılında merkezci hükümette Ekonomi Bakanı olan banka ekonomisti Kemal Derviş , aynı yılın sonuna doğ ru iktidara gelen AKP hükümeti tarafından da yakından takip edildi.
AB’ye katılım beklentisi, AKP yönetimindeki tek parti hükümetinin siyasi istikrarı ile birlikte sorumlu ekonomi politikalarının siyasi kolaylaş tırıcısı olmuş tur. Türkiye’nin mevcut olumlu ekonomik ilerleme yolunda ilerleyip ilerlemeyeceğ i, bu nedenle, kısmen dünya ekonomisinin mevcut durumu gibi küresel eğ ilimlere ve yurt iç i
eğ ilimlere, özellikle de siyasi istikrar beklentilerine bağ lıdır. Bununla birlikte, Türkiye ekonomisinin son beş yılda toplam 118 milyar doları bulan cari aç ık aç ısından ciddi sorunları var.

Aynı ş ekilde borç da artıyor: 2002’den 2007’ye kadar iç borç yüzde 70 artarken, aynı dönemde dış borç yüzde 83 arttı. Borç rakamlarının hızla büyüyen GSYİ H bağ lamında değ erlendirilmesi gerekse de bu rakamlar yine de yüksektir. 2007 yılında toplam borç yarım trilyon dolardı. Aynı ş ekilde Türkiye’nin dış ticaret
aç ığ ında da hem mutlak hem de göreceli olarak bir büyüme görüldü. 2007 yılında ihracatın ithalatı karş ılama oranı 2002 yılına göre 8 puan düş üş le yüzde 62 oldu.

Geç tiğ imiz on yılın mevcut eğ ilimleri temelinde, ekonomik tahminlerin ç oğ u, Türkiye’nin önümüzdeki on yıl ve sonrasında nispeten hızlı büyüyen bir ekonomi olmaya devam etme ş ansının yüksek olduğ unu öne sürüyor.
Bu tür olumlu senaryolar, Türkiye’nin Avrupa ile entegrasyonunun devam edeceğ ini ve on yıllar boyunca bir nebze olsun siyasi istikrarın hakim olacağ ını varsayıyor. Bu senaryoda, özellikle bankacılık sektöründe olmak üzere Türkiye ekonomisinin Avrupa ile sürekli entegrasyonuna yönelik büyük fırsatlar öngörülmekte ve kiş i baş ına
düş en rakamlar aç ısından henüz Avrupa’daki seviyelere ulaş amayan Doğ rudan Yabancı Yatırımların sürekli büyümesi öngörülmektedir. Orta ve Doğ u Avrupa ülkeleri.
Böyle bir senaryoya göre Türkiye ekonomisi 2020 yılına kadar ortalama yüzde 4’ün üzerinde büyüyebilir, bu da iyi bir senaryoda kiş i baş ına düş en GSYİ H’nın yıllık yüzde 3’e yakın büyümesi anlamına geliyor. Bu, Türkiye’yi önümüzdeki on yılın sonunda, satın alma gücü paritesi aç ısından, 2003’teki Polonya ile karş ılaş tırılabilir düzeyde, kiş i baş ına 11.000 ABD Doları tutarında bir GSYH’ye getirecektir. Bu arada, alternatif senaryolar da makuldür. Siyasi istikrarsızlığ a dönüş senaryoları ve

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 19
1990’larda ara ara yapılan reformlar ya da Türkiye’nin Avrupa’dan uzaklaş ıp İ slami ve laik güç lerin kontrol iç in savaş tığ ı uzun süreli bir istikrarsızlığ a sürüklenmesi, bu büyüme oranlarını ortalama yüzde bir ila iki oranında düş ürecektir.
Ayrıca tek parti yönetiminin olumsuz yönlerinin de değ erlendirmeye dahil edilmesi gerekmektedir. Özellikle hukukun üstünlüğ ünün zayıf olduğ u bir ortamda, elitin iktidarda kalması yolsuzluk iç in büyüyen yollar yaratıyor.
Aslında AKP’nin ikinci döneminde bağ ımsız medyayı kontrol etme ve özelleş tirme sözleş melerinde siyasi müttefikleri kayırma eğ ilimlerinde bir artış yaş andı.7
Bu durum, AKP hükümetinin bürokrasiye kadroları yeterlilik ve liyakat esasına göre değ il, sadakat esasına göre atama yönündeki sistematik eğ iliminin sonucudur. Bu sorun aş ılmadığ ı takdirde Türkiye’nin iyimser kalkınma senaryolarının öngördüğ ü en iddialı kalkınma hedeflerini
gerç ekleş tirmesini engelleyecektir.

Öngörülemeyen Türkiye’nin

kültürel olarak Batılı, Avrupa tarzı bir ulus devlete ve demokrasiye dönüş ümü, en iyi ihtimalle tamamlanmamış bir devrim olarak kalıyor. Dini gelenekç ilik, feodal kalıntılar, otoriter eğ ilimler ve etnik fay hatları kendilerini göstermeye devam ediyor. Tartış ma konuları cumhuriyet kadar eski, hatta
cumhuriyetten daha eski olmasına rağ men, cumhuriyetç i giriş ime (ulus devlet ve laiklik) daha önce hiç olmadığ ı kadar meydan okunuyor. Laiklik ve dini muhafazakarlığ ın, Türk milliyetç iliğ inin ve Kürt ayrılıkç ılığ ının güç leri, ülkeyi zıt yönlere ç ekmeye ve ulusal birliğ i zorlamaya devam ederek, siyasi istikrarı zorlaş tırıyor ve demokrasinin güvence altına alınmasını daha da zor hale getiriyor. Türkiye, ne Avrupa ne de Ortadoğ u tarihsel geliş im ç erç evesine uymayan özel bir durum sunmaktadır; dolayısıyla gelecekteki gidiş atını tahmin etme ç alış ması analojilerle pek desteklenmiyor.

On yıl öncesine baktığ ımızda ve cumhuriyetin 75. yıl dönümü olan 1998’in aynı zamanda laiklik ile siyasal İ slam arasındaki ç atış maya da damgasını vurduğ unu hatırlamak, siyasi iliş kilerin öngörülemezliğ i konusunda faydalı bir fikir veriyor.

7 MK Kaya ve Svante E. Cornell, “Türkiye’de Politika, Medya ve Güç ”, Türkiye Analisti, 4 Haziran 2008. (http://
www.silkroadstudies.org/new/inside/turkey/2008/080604A.html)

Machine Translated by Google

20 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

Yerleş tirilebilecekleri tarihsel bir eğ ilimi ayırt etmek mümkün olduğ unda bile geliş meler. On yıl sonra İ slami muhafazakarların iktidara geleceğ ini ve rejimin
erime noktasına ulaş acağ ını on yıl önce tahmin etmek mümkün müydü? Cevap hayır olmalı. Siyasal İ slam’ın 1970’lerden bu yana yükseliş te olduğ u kabul ediliyor.
İ slamcılar ilk ç arpıcı seç im zaferini 1994 yılında İ stanbul (Recep Tayyip Erdoğ an’ın belediye baş kanı seç ildiğ i yer) ve Ankara büyükş ehir belediyelerini ele geç irerek elde etmiş lerdi. İ slamcı Refah Partisi 1995 genel seç imlerinde ç ok küç ük bir farkla da olsa en büyük parti olarak ortaya ç ıktı ve lideri Necmettin Erbakan merkez sağ bir partiyle koalisyon hükümeti kurarak Türkiye’nin ilk İ slamcı baş bakanı oldu.

Ancak Erbakan elini abartacaktı. Türkiye’nin uluslararası ittifaklarına meydan okudu, ABD ve İ srail ile iliş kileri sorguladı ve o zamanın haydut devletleri olan İ ran ve Libya ile bağ lantılar kurdu. 1997’de Erbakan, Genelkurmay’ın önderliğ inde birkaç ay süren uzun süreli “postmodern” müdahalenin ardından istifaya zorlandı. Askeri komuta, bürokrasiyi, ticari ç ıkarları ve sivil toplumdaki örgütleri kendisine karş ı baş arılı bir
ş ekilde harekete geç irerek ve dindar “gericilere” karş ı aktif hükümet eylemi talep ederek hükümetin konumunu baltaladı. İ slamcıların liderliğ indeki hükümetin yerini merkezci bir koalisyon aldı; yine de İ slamcılar en büyük büyükş ehir ve diğ er belediyelerin baş ında olmaya devam etti, ancak İ stanbul Belediye Baş kanı Recep Tayyip Erdoğ an, minarelerin İ slamcı hareketin “süngüsü” olduğ unu anlatan bir ş iir okurken ş iddeti teş vik ettiğ i gerekç esiyle hapis cezasına ç arptırıldı. Refah Partisi anayasa mahkemesi tarafından kapatıldı. 1999’da yapılan seç imlerde Refah’ın halefi Fazilet Partisi pek baş arılı olamadı. İ slamcıların, yumuş ak askeri müdahaleye ve ardından anayasa mahkemesinin Refah Partisi’ni yasaklama kararına karş ı artan protesto oylarından faydalanmaması anlamlıdır; bunun yerine oy payları yüzde 21’den yüzde 15’e geriledi.

Sivil toplumdaki grupların İ slamcılığ a karş ı desteklediğ i askeri müdahalenin nihai sonuç ları pek tahmin edilemezdi. İ slamcılar, 1997’deki “postmodern” darbeye, AKP, Adalet ve Adalet Partisi ş eklinde ılımlılar olarak yeniden ortaya ç ıkarak topyekun bir değ iş imle karş ılık verdiler.

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 21

Kalkınma Partisi. Bundan önce Fazilet Partisi’nde AKP’yi kuracak olan reformcularla geleneksel partiler arasında bir bölünme yaş anmış tı.
İ deolojik yoldan sapmayı reddeden İ slamcılar. Recep Tayyip Erdoğ an ve Abdullah Gül liderliğ indeki reformcular, İ slamcılar Batı’ya karş ı mücadelede ısrar ettikleri ve dini bir devlet kurmaya kararlı militanlar olarak göründükleri sürece iktidara
giden yolun kapanacağ ı sonucuna vardılar. Bunun yerine ABD ve Avrupa Birliğ i ile dost olmaları ve Türkiye’deki laik orta sınıfa ve laik ticari ç ıkarlara ulaş maları gerekiyordu. Post-İ slamcılık Batı yanlısı ve küresel kapitalizmi destekleyici olacaktı. AKP liderleri ülkenin küç ük ama etkili liberal aydınlarıyla ittifak kurdu. AB’nin benimsenmesi, İ slami muhafazakarlara demokratik meş ruiyet kazandırılması
aç ısından kritik öneme sahipti. Dış ve iç yönlendirmeler yapıldı.

karş ılıklı olarak meş rulaş tırıcı: Türkiye’nin AB üyelik hedefine karş ı geleneksel muhalefetten vazgeç ip kendilerini Avrupalılaş ma ve demokratikleş menin ateş li destekç ileri olarak yeniden konumlandıran İ slamcı siyasi geleneğ in ardılları, Avrupalı fikirli laik orta sınıfın bir kısmı iç in de ç ekici bir alternatif haline geldi. Nobel ödüllü Orhan Pamuk gibi liberal aydınlardan alınan destek de, özellikle liberal Avrupalı kanaat önderleri arasında İ slamcı muhafazakarların imajının daha da
güç lenmesine hizmet etti. Bu, on yıl önce hayal edilmesi tamamen imkansız olan bir yeniden düzenlemeydi. İ slamcıların eylemlerinde ve sözlerinde böylesine köklü bir değ iş ikliğ in geliş ini gösteren hiç bir ş ey yoktu.

Tam tersine, on yıl önce, yakında “reformcu” olarak yeniden ortaya ç ıkacak olanlar da dahil olmak üzere hareket, hâlâ laik sistemi devirme ve toplumun tamamına dini bir yaş am tarzını dayatma niyetini ilan ediyordu.

O zaman bile AKP’nin 2002 seç imlerindeki zaferi önceden belirlenmiş değ ildi. Eski İ slamcılar yalnızca kendilerini baş arılı bir ş ekilde yeniden ş ekillendirdikleri ve liberallere kur yaptıkları iç in değ il, aynı zamanda yerleş ik partiler onların önünü aç tığ ı iç in kazanmayı baş ardılar. 2002 yılında geleneksel olarak Türkiye’yi yöneten merkez sağ partiler, 2001 yılında milliyetç i solla birlikte Türkiye’yi derin bir mali krize sürükledikten sonra yıprandılar. 1997 askeri müdahalesi iktidara dönüş yollarını aç tığ ında, liderlikleri cansızdı ve

Machine Translated by Google

22 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

üstelik yıllardır yolsuzluk suç lamalarıyla lekelendi. Ancak öngörülemeyen ve AKP’nin zaferiyle sonuç lanacak bir mali kriz sonrasında bunların topyekûn ç öküş ünü 1997’de öngörmek mümkün değ ildi.

AKP’nin iktidara gelmesi kaç ınılmaz olmasa da, zamanlamaya, tamamen ş ansa, bir dizi olağ anüstü, öngörülemeyen koş ullara ve hayal edilmesi güç bir ideolojik yeniden yapılanmaya bağ lı olmasına rağ men, sonuç ta yine de AKP’nin izlediğ i politikaların arka planı dikkate alınarak anlaş ılmalıdır. Son on yılda birbirini izleyen hükümetler. İ slam’ın Türkiye’de siyasi bir güç olarak yükseliş inin altında yatan nedenler daha ayrıntılı olarak ele alınacaktır, ancak siyasi İ slam’ın laik düzen kavramına yeni bir meydan okuma oluş turma ihtimalini hayal etmek kendi iç inde ç ok da uzak bir ihtimal değ ildir.
Neredeyse hiç kimsenin öngöremediğ i ş ey, ittifakların tamamen tersine dönmesiydi: İ slamcıların liberalleş menin ve Avrupalılaş manın savunucuları
olacağ ı ve geleneksel olarak Türkiye’nin Batılılaş masının vektörleri olan laik güç lerin
– ya da en azından öyle kabul edilmeye baş lanacağ ı – Batı karş ıtı ve antidemokratik.

Machine Translated by Google

İ ç Bölümlerin Dinamikleri

Ülkenin, Arap ülkelerinden Güney Asya’ya kadar Müslüman dünyasında sergilenen
İ slami radikalleş me türünden kaç ınması, Türkiye Cumhuriyeti’nin laikliğ inin göreceli baş arısının bir kanıtıdır. Gerç ekten de Türk siyasal sistemi, siyasal İ slam söylemini
kademeli olarak ılımlılaş tıran bir etki yarattı. Aş ırılık ifadelerine karş ı ılımlı baskı ile İ slami temelli siyasetin seslendirilmesine ve oy iç in rekabet etmesine olanak tanıyan aç ık siyasi sistemin karış ımı, kusurlarına rağ men daha “modern” bir siyasal İ slam markası üretmek üzere bir araya geldi. ”ve neredeyse tüm Müslüman ülkelerle
karş ılaş tırıldığ ında dünyayla barış iç indeyiz. Ancak İ slami muhafazakarlık, ne kadar ılımlı olursa olsun, liberal demokrasinin önkoş ulu olan dinin kamusal alandan
ç ekilmesini öngören laiklik anlayış ıyla temelde henüz barış ık değ il.

Radikal İ slamcılık

Siyasal İ slam’ın ılımlılaş tırılmasının, daha radikal grupların İ slamcı ana akımdan ayrılması aç ısından yalnızca orta düzeyde yan etkileri oldu. Bunun bir örneğ i, Necmettin Erbakan’ın Milli Selamet Partisi’nden ayrılan radikal bir grup olan İ BDA-C’dir (İ slami Büyükdoğ u Akıncılar Cephesi veya Büyük Doğ u İ slami Akıncılar Cephesi). Grup, 1990’ların ortalarında, öncelikle barlar, kiliseler vb. gibi İ slami olmadığ ı kabul edilen sivil hedeflere yönelik terör saldırıları ş eklinde ş iddet kullanımına yöneldi. Grubun hiyerarş ik bir yapısının olmayış ı, yine de onun sistematik bir örgüt haline gelmesini engelledi. tehdit. Gruplar daha sonra 2003 yılında iki sinagoga, İ ngiliz konsolosluğ una
ve İ stanbul’daki bir İ ngiliz bankasına düzenlenen yüksek profilli intihar bombalamasının sorumluluğ unu üstlenene kadar arka planda kayboldu. Yine 2008 yılında İ stanbul’daki ABD Konsolosluğ u önündeki polis karakoluna düzenlenen silahlı saldırının
sorumluluğ unu üstlendi. 2003 saldırıları, IBDA-C’nin El Kaide’ye dahil edildiğ ini veya yerel El Kaide olarak kullanıldığ ını öne sürüyordu.

Machine Translated by Google

24 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

Ancak birç ok gözlemci iddianın gerç ekliğ inden ş üphe duydu ve bunu saf bir El Kaide operasyonu olarak nitelendirdi.
Belki de daha önemli olanı, Ortadoğ u’daki adaş ı ile ilgisi olmayan Türk Hizbullah’ıdır. 1980’lerde İ ran’ın desteğ iyle kurulan Hizbullah, daha ortodoks Ş afii mezhebinin hakimiyetinden ve PKK’nın Marksist-Leninist ideolojisinin taraftar eksikliğ inden yararlanarak Türkiye’nin Kürt bölgelerinde güç kazanmaya baş ladı. Aslında Hizbullah, 1990’ların baş larında PKK ile ş iddetli bir ç atış maya girdi; bu durum, Türk ordusunun bu grubu desteklediğ i ve hatta grubu kurduğ u yönünde doğ rulanmamış spekülasyonlara yol aç tı. Aç ık olan ş u ki, ordu, lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ardından PKK’yı mağ lup edene kadar Hizbullah’ı hedef almaktan kaç ındı ve muhtemelen grubun müdahale olmaksızın eğ itim kampları kurmasına izin verdi. 2000-2002’de grup dikkatini PKK’den, Türk devletinin yanı sıra İ slam
dış ı kabul edilen sivil hedeflere ç evirdiğ inde, güvenlik güç leri grubu doğ rudan hedef almaya baş ladı ve birkaç yıl iç inde neredeyse tamamen yok etti.8 Bunu takiben, Grup, ş iddet iç eren kampanyasını, Hamas deneyimine benzer ş ekilde, yerel Kürt nüfusu arasında sosyal program yoluyla destek aramaya yönelik bir kampanyayla değ iş tirmiş görünüyor.

Bu iki örgüt, Türkiye’deki daha küç ük radikal gruplar gibi, dış bağ lantılarıyla öne ç ıkıyor. El Kaide bağ lantılı 2003 saldırıları hariç , her ikisi de 2000’li yıllarda büyük bir güç olmadı.
Türkiye bu nedenle ş u ana kadar ş iddet iç eren İ slami aş ırıcılığ ı kontrol altında tutmayı büyük ölç üde baş ardı. Bunun böyle devam edip etmeyeceğ i büyük ölç üde laiklik ile İ slam arasında süregelen mücadeleye bağ lıdır. Ancak siyasal İ slam’ın ifadelerini baskılayan otoriter yönetime yol aç acak büyük bir ayaklanma dış ında, geç tiğ imiz onyılların modelinin tersine döneceğ ine dair pek bir iş aret yok. Ne var ki, düş ük bir ihtimal de olsa baskıcı bir İ slam karş ıtı rejimin ortaya ç ıkması durumunda, bunun makul bir sonucu, Türkiye’deki İ slam toplumunun bazı bölümlerinin radikalleş mesi olabilir.

8
Soner Çağ aptay ve Emrullah Uslu, “Hizbullah Türkiye’de Canlanıyor: El Kaide’nin Avrupa ile
Irak Arasındaki Köprüsü?” Politika İ zleme no 946, Washington Yakın Doğ u Politikası Enstitüsü, Ocak 2005.

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 25
Muhafazakarlık ile Modernizm Arasında
2008 Türkiye’si bir paradoks sunuyor: Sosyolojik ve kültürel anlamda ülke son yirmi yılda hem daha modern, hem de daha muhafazakar hale geldi. Devam eden kentleş me, küreselleş menin etkileri ve yavaş da olsa yükselen eğ itim düzeyi modernleş menin ilerlediğ inin göstergesidir. Ancak modernleş me mutlaka Batılılaş ma anlamına gelmemektedir.
İ slami gelenekler, özellikle İ slami muhafazakarların iktidara geldiğ i 2002’den bu yana daha belirgin hale geldi. Değ iş ikliklerin ç oğ u inceliklidir ancak yine de giderek daha aç ık bir ş ekilde hissedilmektedir. Dahası, dini muhafazakarlığ ın toplumsal dinamikleri hükümet politikalarıyla etkileş im iç indedir.
Baş bakan Recep Tayyip Erdoğ an ve AKP hükümetinin diğ er temsilcileri, laikliğ in yeniden tanımlanması ç ağ rısında bulunarak, kamusal yaş amda ve siyasette dine daha önemli bir rol verilmesi gerektiğ ini ima etti. Erdoğ an’ın Ocak 2008’deki “devlet laik olabilir ama bireyler laik olamaz”9 ş eklindeki aç ıklamaları, ne kadar ılımlı olursa olsun eski İ slamcıların din özgürlüğ ü kavramıyla henüz uzlaş maya varamadığ ını gösteriyor.
1980’li yıllardan itibaren siyasal İ slam’ın sembolü olan baş örtüsü giderek yaygınlaş ıyor. İ slami baş örtüsü takan kadınların oranı (yaygın olarak giyilen ve geleneksel basit baş örtüsünün aksine) 2002’de yüzde 4’ten 2008’de yüzde 16’ya yükseldi. Türkç e olarak mahalle baskısı
(mahalle baskısı) kentsel, laik alanlarda da hissediliyor. Laik kadınların giyimlerine daha dikkat etmeleri gerektiğ i yönünde genel bir kanı var. Kadınlara yönelik reklamlarda kol ve etek uzunlukları muhafazakar Müslüman duygularına uygun ş ekilde ayarlanıyor. Ve özellikle dindarlık gösterme ihtiyacı, devlet bürokrasisinde ilerleme bir yana, devlette istihdam veya sözleş me almanın ön koş ulu olarak giderek daha fazla algılanmaya baş landı.

9 “Erdoğ an: Kiş iler laik olmaz”, Yeni Ş afak, 26 Ocak 2008.

Machine Translated by Google

26 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

Muhafazakar Anadolu’nun büyük bölümünde oruç ayı boyunca restoranlar tamamen kapatılıyor, alkol servisi de yapılmıyor. Değ iş im, yalnızca on yıl önceki durumla
karş ılaş tırıldığ ında aç ıkç a hissediliyor.

1980 Darbesi ve İ slami Muhafazakârlığ ın Yükseliş i
Modernleş me ve İ slamileş menin eş zamanlı evrimlerinin kökenleri, yakın Türk tarihinin belirleyici noktasını temsil eden 1980 yılına kadar götürülebilir. Bu, aş ırı sağ ile aş ırı sol arasındaki siyasi ş iddetin yaş andığ ı yılların ardından ordunun iktidarı ele geç irdiğ i yıldı. Askeri diktatörlük yalnızca üç yıl sürdü ama siyasette, ekonomide ve toplumda neredeyse otuz yıl sürecek yeni bir dönemi baş lattı.

Her ş eyden önce askeri müdahale yeni oluş an demokratik solu ezdi.
Türk solu her zaman zayıftı, ancak 1970’lerde Avrupa sosyal demokrasisine benzer ve benzer bir seç im takipç isi olan bir gücün ortaya ç ıkış ına tanık olduk. 1977
seç imlerinde sosyal demokrat Cumhuriyet Halk Partisi yüzde 42 oy aldı. Bir zamanlar Kemal Atatürk tarafından kurulan parti, darbenin ardından feshedildi.

Kapatılan merkez sağ ve aş ırı sağ partiler gibi Cumhuriyet Halk Partisi de 1990’lı yıllarda yeniden ortaya ç ıkacaktı. Ancak ordunun öncelikli hedefi soldu; Zamanla muhtemelen Avrupa tipi bir sosyal demokrasiye dönüş ebilecek olanın örgütsel ve entelektüel altyapısı yok edildi. Pek ç ok solcu sürgüne gitti ya da depolitize edildi. Üç üncü bir grup ise değ iş en siyasi iklime uyum sağ layarak neo-liberalizme dönüş tü.

İ kincisi, askeri cunta, 1970’lerde büyük bir sorun haline gelen radikal sola alternatif olarak İ slam’ı teş vik etti. Generaller, Atatürk’ün mirasına sözde bağ lılık gösterirken, pratikte tam tersini yaparak, sağ cı milliyetç ilik ile İ slam’ı birleş tirme ç abasıyla bir “Türk-İ slam sentezi”ni teş vik ettiler. Darbe lideri ve ardından gelen cumhurbaş kanı Orgeneral Kenan Evren, bir elinde Kuran’la halka aç ık konuş malar yaptı.
Okulların ilköğ retim düzeyinde Sünni İ slam ilkelerine iliş kin eğ itim zorunlu hale getirildi (zaten lise düzeyinde 1974’ten itibaren zorunluydu) ve hatta kararname anayasaya bile yazıldı. İ mam hatip okullarının geniş letilmesi,

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 27
1970’lerde baş lamış olan bu süreç daha da hızlandı. Hükümet cami inş aatı ç ılgınlığ ına devam etti. Devlet destekli 80.000 camisiyle laik Türkiye, Müslüman dünyasında rekoru elinde tutuyor. Hükümetin finanse ettiğ i ve iş lettiğ i imam okullarının amacı, baş langıç ta camilerdeki imamlara olan ihtiyacı karş ılamaktı. Ancak camilerin sayısının artmasından sonra bile bu okullarda eğ itim görenler imam ihtiyacını fazlasıyla aş ıyor; Aslında İ slam kuralları gereğ i imamlık yapmaları yasaklanan kızlar, imam öğ rencilerin ç oğ unluğ unu temsil etmeye baş lamış lardır. İ mam hatip uygulaması sonucunda
Geniş leme sayesinde Türkiye’ye, yavaş yavaş bürokrasi, akademik dünya ve medyada güç lü konumlara ulaş an yeni bir İ slami aydınlar sınıfı sağ landı. Sol ortadan kaybolurken İ slam, dikkate alınması gereken entelektüel bir güç olarak ortaya ç ıktı; 1980’ler, İ slami yayınların ç oğ almasına ve baş ta Suudi Arabistan olmak üzere uluslararası İ slami sermaye tarafından finanse edilen İ slami medyanın ortaya ç ıkış ına tanık oldu. Ancak
İ slami finansmanın iç kaynakları, ekonomik liberalleş menin bir sonucu olarak giderek artan bir önem kazanacaktı.
Üç üncüsü, ordu ekonominin liberalleş mesini baş lattı. Serbestleş tirmeler Türk ekonomisinin önünü aç arak onu küresel ticaret ve yatırım akış larına bağ ladı. Ekonomik liberalleş me Türkiye’yi sosyolojik ve politik aç ıdan da ş ekillendirdi. Türkiye’ye gelen her ziyaretç i, sınırsız tüketim kapitalizminin tapınakları olarak geliş en ve öne ç ıkan alış veriş merkezlerinde sergilenen zenginlik karş ısında ş aş kına dönecektir. Böyle bir modernlik, İ slami
baş örtüsünün tanıklık ettiğ i muhafazakarlıkla bir arada var oluyor; Kapitalist materyalizm ile dini muhafazakarlık arasındaki iliş ki aslında gerilimsiz olmasa da simbiyotiktir.
İ hracat odaklı ekonomik büyüme ve bunun sağ ladığ ı tüketim ekonomisi, toplumun dindar muhafazakar kesimlerini büyük ölç üde etkilemiş ve onlara fayda sağ lamış tır. Yeni
ortaya ç ıkan kapitalizm ile İ slam arasındaki iliş ki, ekonominin liberalleş mesiyle güç lenen, Türkiye’nin kalbindeki dindar ve ç alış kan Müslüman burjuvaziyi ifade eden “Anadolu kaplanları” terimiyle özetleniyor.

Machine Translated by Google
28 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli
ve bunun ardından gelen küreselleş me.10 Sonuç , ağ ırlıklı olarak Batı Türkiye’de yoğ unlaş an laik iş dünyası elitlerinin gücünde orantılı bir azalma oldu.

Ancak ekonomik liberalleş me yalnızca merkez ile ç evre arasındaki dengeyi merkez ve ç evrenin zararına ç eviren bir zenginlik artış ına dönüş medi; aynı zamanda, “normal” durumlarda sol partilere siyasi fırsatlar sağ layan gelir eş itsizliklerine ve halk arasında
hoş nutsuzluğ a da yol aç tı. 1980’lerdeki askeri diktatörlüğ ün yol aç tığ ı yıkımın sonucu olan güvenilir bir solun yokluğ u, İ slami muhafazakarlar tarafından istismar edildi. Dolayısıyla
İ slam’ın siyasi bir güç olarak yükseliş i, büyük ölç üde ordunun baş langıç taki siyasi teş vikine ve dindar burjuvaziyi güç lendirirken aynı zamanda İ slami kesimin karş ı karş ıya kaldığ ı toplumsal hoş nutsuzluk koş ullarını yaratan iki uç lu ekonomik liberalizasyona borç ludur. muhafazakarlar oldu

Güvenilir bir sosyal demokrat solun yokluğ unda bundan faydalanabilir.

Popüler Laiklik ve Muhafazakarlık

Türkiye’deki gözlemciler genel olarak İ slami yükseliş in, devlet tarafından yukarıdan dayatılan yabancı bir laiklik tarafından iş gal edilen bir alanın, sözde temel bir popüler kültür tarafından karş ı konulmaz bir ş ekilde geri kazanılmasını temsil ettiğ ini varsayma eğ ilimindedir. Ancak Türkiye’nin, son derece laik bir devletin, dindar muhafazakar bir nüfusla ç atış ma halinde olduğ u bir ülke olarak algılanması büyük ölç üde yanlış tır. Laikliğ in, dini muhafazakarlıktan daha az popüler olduğ u varsayılmamalıdır. Türkiye’yi laiklik ve dinin rolü konusunda ayıran
ç izgi, devlet ile toplum arasında değ il, her ikisinden de geç iyor. Aslında Türk devleti dine karş ı genel olarak kabul edildiğ inden ç ok daha hoş görülü davrandı.

Aş ırı ve otoriter bir laiklik anlayış ının, kültüründen yoksun bir halkın dinsel tepkisini
kış kırtması, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihini tam anlamıyla hesaba katmamaktadır. Birbirini takip eden laik hükümetler, dini duygulara karş ı duyarsız olmak yerine aslında

Stephen Kinzer, Ay Yıldız: İ ki Dünya Arasında Türkiye, New York: Farrar,
Strauss, Giroux, 2002, 57-87.

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 29

Türkiye 1950’de ç ok partili demokrasiye geç tiğ inden beri İ slam’a biat ediyor. Laik cumhuriyet, yukarıda da belirtildiğ i gibi okul sistemi ve devletin diyanet iş leri aracılığ ıyla Sünni İ slam’ı tüm vatandaş lara dayattı. Din eğ itimi aslında Türkiye’nin büyük bir kısmında mevcut olan tek eğ itimdir. Zorunlu olmasına rağ men okul ve öğ retmen eksikliğ i nedeniyle ç ocukların sadece
yüzde 56’sı ortaöğ retime devam ediyor.11 Öte yandan normal okul sisteminin dış ında kalanların yüzde 70’i Kur’an eğ itimine kaydoluyor. İ slami muhafazakarların görev süresi boyunca İ slam, okullardaki ders kitaplarına nüfuz etmeye baş ladı; Darwin’in evrim teorisi genellikle
sorgulanmış tır. İ slami dernekler ve tarikatlar tarafından finanse edilen ve en önemlisi Fethullah Gülen cemaati olan özel, sözde dini olmayan okullar istikrarlı bir ş ekilde geniş liyor.12 Gülen cemaati aynı zamanda İ slami cemaatler ve tarikatlar tarafından da finanse ediliyor.

medyanın önemli bir bölümünü etkilemekte ve Türk toplumu üzerinde güç lü bir etki yaratmaktadır.
Hareket resmi olarak herhangi bir siyasi partiye bağ lı olmasa da AKP’ye hükümet kadrolarının ç oğ unu sağ ladı.

Bizzat devletin bürokratik kadroları zamanla İ slami kardeş liklerle yoğ un bir ş ekilde
iliş kilendirildi. Gülen cemaatinin üyeleri, rutin olarak ordudan uzaklaş tırılırken, polis teş kilatına hakim olmaya baş ladılar.13 İ slam’a bağ lılık, nominal de olsa, pratikte her zaman herhangi bir devlet pozisyonu iç in bir ön koş ul olmuş tur. Türkiye Cumhuriyeti tarihi, dinin nasıl yukarıya
doğ ru sızdığ ının ve devleti nasıl “kutsallaş tırdığ ının” tarihidir.

Ancak bu aynı zamanda özgün Kemalist laikliğ in -topluma dinin müdahalesinden korunmak iç in dini devlet denetimi altına almanın- vicdanla ve vicdanla sınırlı olmakla barış ık, modern bir dindarlığ ı nasıl doğ urmayı baş ardığ ının da tarihidir. türbe ve dolayısıyla özgürlük ve demokrasi ile.

11
UNDP, Türkiye’de Genç lik: 2008 İ nsani Geliş me Raporu, s. 28.
(http://www.undp.org.tr/publicationsDocuments/NHDR_En.pdf)
12
Bülent Aras ve Ömer Çaha, “Fethullah Gülen ve Liberal “Türk İ slamı”
Hareketi”, Middle East Review of International Affairs, cilt. 4 hayır. 4 Aralık 2000; Hakan Yavuz, “İ slami Liberalizme Doğ ru mu?: Nurcu Hareketi ve Fethullah Gülen”, The Middle East Journal,
cilt. 53 hayır. 4, 1999.
13
Bkz. Fuller, Yeni Türkiye Cumhuriyeti. Ancak ş unu belirtmek gerekir ki, bu yıl Genelkurmay Baş kanlığ ı tasfiye edilecek İ slamcı subayların listesini sunmadı.

Machine Translated by Google

30 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

Laikliğ in Toplumsal Kökleri

Belirtildiğ i gibi laikliğ in kökleri en az iki yüz yıl öncesine dayanmaktadır. Hatta laik
giriş imin ve ılımlı İ slam kavramının daha eski tarihsel ve antropolojik temellere dayandığ ı bile ileri sürülebilir. İ slam öncesi sosyal ve kültürel kalıpların, örneğ in kadının rolüne
iliş kin varlığ ının devam etmesi ve dini inanç ların Anadolu’da yüzyıllar boyunca bir arada yaş amasının, kesinlikle dogmatik olmayan popüler bir din anlayış ına katkıda
bulunduğ undan ş üphelenilebilir.

Ş ii İ slam’ın, Hristiyan etkilerinin ve Anadolu halk geleneklerinin bir karış ımı olan kendine özgü Alevi inancının varlığ ı, laik giriş imin baş arısı iç in özellikle büyük önem taş ıyor.
Tarihsel olarak Sünni ortodoksluk tarafından bastırılan ve nüfusun yaklaş ık yüzde 20’sini oluş turduğ una inanılan Alevi azınlık, laikliğ e önemli bir popüler taban sağ ladı.

Bazı anketler toplumun laikliğ e bağ lılığ ının azaldığ ını gösteriyor. Pew’in 2007’de yaptığ ı bir anket, ankete katılan 42 ülke arasında son beş yılda laikliğ e verilen destekte ikinci en büyük düş üş ün Türkiye’de görüldüğ ünü ortaya ç ıkardı. 2002 yılında yanıt veren Türklerin yüzde 73’ü “dinin kiş isel bir inanç meselesi olduğ u ve hükümet politikalarından ayrı tutulması gerektiğ i” fikrine katılıyordu. 2007 yılında bu oran yüzde 55’e düş müş tü.14 Bu arada, Boğ aziç i Üniversitesi’nin İ stanbul’da Aç ık Toplum Enstitüsü’nün Türkiye ş ubesiyle birlikte 2007’de yaptığ ı bir anket, halkın laikliğ e bağ lılığ ı konusunda biraz daha iyimser bir mesaj veriyordu: buna göre, Dinin özelleş tirilmesi olarak anlaş ılan geleneksel laiklikten ayrılmaya yönelik kamu desteğ i ç ok az. Yüzde 45’i ise “laikliğ in hiç bir değ iş iklik yapılmadan tam olarak uygulanması gerektiğ i” görüş ünde. “Yeniden tanımlama” isteyenlerin oranı ise yüzde 12 oldu.15

Dahası, nüfusun önemli bir kısmı, yeniden tanımlanan laiklik hayaletini bir tehdit olarak algılıyor: en yüksek seviyedekiler arasında.

14 Brian J. Grim ve Richard Wike, “Türkiye ve (Birç ok) Hoş nutsuzluğ u”, Pew Global Tutumlar Projesi, Ekim 2007. (http://pewresearch.org/pubs/623/turkey)
15 “Orta Sınıf Darbeye Karş ı”, Milliyet, 26 Ekim 2007.

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 31
Eğ itim görenlerin yüzde 72’si ılımlı İ slamcılığ ın laikliğ i tehdit ettiğ ine inanıyordu.
Kentsel bölgelerde yaş ayanların yüzde 60’ı tehdit altında olduğ una inanıyordu.16
Laikliğ in iç selleş tirilmesi, dindarlığ ın nasıl algılandığ ı konusunda da aynı derecede aç ık: Yüzde 62,7’si kendisini “modern dindar” olarak tanımlarken, yüzde 37,3’ü “geleneksel dindar” olarak tanımladı. İ ki kategori arasındaki farklar dikkat ç ekicidir. Birinci kategoridekilerin yüzde 83’ü dindarlıktan taviz vermeden laik ve demokratik değ erlere sıkı sıkıya bağ lı kalmanın mümkün olduğ una inanıyor. Geleneksel olarak dindar olanlar arasında yalnızca yüzde 17’si bu görüş e katılıyor, bunun yerine din ile demokratik özgürlüğ ü birbirine karş ıt olarak algılıyor.17
Genel olarak bu rakamlar, laiklik giriş iminin zayıf temellere sahip olmadığ ını, ancak aynı zamanda dini muhafazakarlığ ın da güç lü bir temelinin bulunduğ unu öne sürüyor.

Yakın zamana kadar seküler değ erlerin yaygın biç imde aş ılanması aç ıkç a ortaya konmamış tı; sivil toplumun sessizliğ i, laikliğ in aslında yalnızca bürokratik seç kinlerin ve ordunun meselesi olduğ u izlenimini yaratabilirdi. 2007-2008 krizi, laiklik lehine yeni bir halk seferberliğ inin gerç ekleş mesiyle bu algıyı kısmen değ iş tirdi. Yaklaş an cumhurbaş kanlığ ı seç imine iliş kin siyasi tartış maların arttığ ı 2007 baharında, milyonlarca kiş i “Cumhuriyetç i mitinglerinde”
“Ş eriata hayır, darbeye hayır” diyerek toplandı. Batılı gözlemciler bu mitinglerin önemini ve yeniliğ ini takdir etmekte büyük ölç üde baş arısız oldular; aslında batılı gözlemciler, katılımcıların otoriter bir düzeni yeniden kurmaya ç alış tıklarını varsayıyordu. Mitinglerin arkasındaki örgütleyici güç , o zamanlar, daha sonra 2008 yazında darbe planlayıcısı olduğ undan ş üphelenilenlerin
toplanması sırasında tutuklanan eski bir dört yıldızlı generalin liderliğ ini yaptığ ı “Atatürk düş ünce derneğ i” idi. birkaç ay sonra bir suç la itham edilecek). Laik mitinglerde toplanan milyonların
ç oğ unluğ unun demokratik samimiyetinden ş üphe etmek iç in hiç bir neden yok.

Katılımcılar ağ ırlıklı olarak ş ehirli orta sınıf kadınlardan oluş uyordu ve özellikle Aleviler, her iki grup da terör dalgasından giderek daha fazla endiş e duyuyor

16
Ertuğ rul Özkök, Hürriyet, 15 Mayıs 2008.
17 “Orta sınıf darbeye karsı”, Milliyet, 26 Ekim 2007. (http://www.milliyet.com.tr/2007/10/26/guncel/ axgun01.html)

Machine Translated by Google

32 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

dini muhafazakarlık. Sosyolojik olarak bu kategoriler Türkiye’nin batılılaş masının omurgasını temsil ediyor; gerç ekten de ş ehirli orta sınıf kadınlar bunun ana ürünüdür. Siyasi aç ıdan bu kategoriler doğ ası gereğ i anti-demokratik olmaktan uzaktır. Boğ aziç i Üniversitesi ve Türkiye Aç ık Toplum Enstitüsü’nün 2007’de yaptığ ı araş tırmaya göre Türklerin yüzde 81,9’u askeri rejime kategorik olarak karş ı ç ıkıyor. Askeri müdahaleye destek verenlerin oranı yüzde 12,3.18

Ordunun Laiklikle Muğ lak İ liş kisi

Ordu, Osmanlı İ mparatorluğ u’nun kapanış yüzyılından bu yana modernleş menin öncüsü olmuş tur. Ancak 1980’lerdeki askeri rejim deneyiminin de gösterdiğ i gibi, silahlı kuvvetler sıklıkla kendilerine atfedilen laik tutarlılığ ı sergileyemiyor. Ordunun tutarlı olduğ u konu, milletin toprak bütünlüğ ü ve birliğ i ile devletin kurulu düzenidir. Tarihsel olarak bu, esas olarak sol ve ayrılıkç ı Kürtleri hedef almak anlamına geliyordu. Ayrıca Genelkurmay geleneksel olarak Türkiye’nin stratejik temelini, yani ABD ile olan ittifakını geliş tirmeye özen göstermiş tir.
Ordunun cumhuriyetin koruyucuları olarak kendi misyonuna iliş kin yorumunu herhangi bir Kemalist (yani laik) ideolojik saflıktan ziyade iç ve dış istikrar tanımlamış tır. Ancak
modernleş menin bir vektörü olmanın tarihsel mirasının kalıcı bir önemi olduğ u aç ıktır; askeri öğ renciler, ulusun kurucusu ve ideolojik bir ilham kaynağ ı olarak Atatürk’e saygı duyacak
ş ekilde yetiş tiriliyor. Laiklik ve tabii ki milliyetç ilik, askeri rütbelerdeki pek ç ok kiş i iç in varoluş sal ç ağ rış ımlar taş ıyor.

Aslında, daha da detaylandırılacağ ı gibi, laiklik ve milliyetç ilik Türkiye bağ lamında birbiriyle iliş kilidir. Ayrıca 2007- ç atış ması
2008, sivil toplumun bazı kısımlarında olduğ u gibi ordu arasında da özgün bir Kemalist inancı yeniden alevlendirmiş olabilir. Ancak yine de ordunun ideolojik olarak birleş ik, laik bir cepheyi temsil ettiğ i varsayılmamalıdır. Aslında toplumu bölen ç izgilerin ordu üzerinden de geç mesi beklenebilir; Subay birliklerinin sosyolojik “genetiğ i” göz önüne alındığ ında (askeri öğ rencilerin büyük ç oğ unluğ u genellikle muhafazakar adetlere sahip alt orta sınıftan seç ilir), yükseliş te olan dindarların daha da ileri gitmesi aslında ş aş ırtıcı olurdu.

18
Aynı eser.

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 33
muhafazakarlık özellikle alt rütbeli subayların siyasi eğ ilimlerine hiç yansımıyordu.
Ordu aslında yeni ideolojik manzarayı yönlendirmeye ç alış ırken ciddi zorluklarla
karş ılaş tı. İ slami muhafazakarların 2002’de iktidara gelmesinden bu yana yaş anan geliş meler ordunun yönünü ş aş ırttı ve muhtemelen moralini bozdu. Türkiye’nin AB normlarına uyum sağ laması sonucunda yetkileri kısıtlandı; Her ş eyden önce ordu, toplumdaki aç ık ara en güvenilen kurum olmayı sürdürse de ideolojik üstünlüğ ünü büyük ölç üde kaybetmiş tir; bu, ordunun 2007-2008 krizi sırasında ağ ır eleş tirilere maruz kaldığ ı dönemde ortaya ç ıkmış tır. medya ve onun siyasi müdahalelerine daha önce hiç olmadığ ı kadar meydan okundu ve geri püskürtüldü. Mevcut cumhurbaş kanı Abdullah Gül 2000 yılında özellikle “ordunun geleceğ e yön vermeye ç alış ması halinde yalnız kalacağ ı” öngörüsünde bulunmuş tu.19 Ş u ana kadar yaş anan geliş meler onun yanıldığ ını kanıtlamadı.
Son on yılda İ slami hareket Türkiye’deki medyanın büyük bir kısmını kontrol altına almayı baş ardı. AKP hükümeti, büyük medya ş irketlerini AKP yanlısı iş adamlarına devretmek iç in yasal boş luklardan yararlandı.
Medyanın büyük ölç üde İ slami ticari ç ıkarlar tarafından kontrol ediliyor olması, laik ideolojinin yayılmasını aç ıkç a kısıtladı.
Kemalizmin doğ asına iliş kin kafa karış ıklığ ı
Aslında cumhuriyet deneyimine iliş kin kamusal söylemde önemli bir değ iş im yaş andı. Nüfusun ç oğ unluğ u hâlâ cumhuriyetin laiklik mirasına bağ lı kalsa da, bu kurucu ilke entelektüel aç ıdan zayıflamış durumda. En azından liberal entelijansiya cumhuriyetç i anlayış ı otoriterlikle doğ uş tan eş anlamlı olarak algılamaya baş ladı.
Liberal düş ünce kuruluş ları ve özel olarak finanse edilen üniversiteler, yeni, anti-Kemalist bir ideolojik paradigmanın yaratılmasına ve sürdürülmesine katkıda bulundu. Daha önce de belirtildiğ i gibi liberal entelijensiya, İ slamcı muhafazakarlarla ittifak kurarak belirleyici bir rol oynadı. Aç ıkç ası, Türk liberallerinin motivasyonu laiklik karş ıtlığ ı değ il; daha ziyade değ erini tam olarak takdir edemiyorlar
19 Robert D. Kaplan, Doğ uya Tataristan’a, Vintage, 2000, s. 120.

Machine Translated by Google
34 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli
Atatürk’ün ç abası. Daha 1960’larda Hindistan Baş bakanı Jawaharlal Nehru bir Türk muhatabına “Siz Türkler baş arınızın büyüklüğ ünün farkında değ ilsiniz” demiş ti. O zamandan bu yana, Atatürk’ün mirasına iliş kin algı, özellikle laikliğ in baltalandığ ı 1980-83 diktatörlüğ ü döneminde, ordunun -retorik olarak- Kemalizm etiketini tekeline alması nedeniyle ç arpıtıldı.
Sonuç , Kemalist mirasın gerç ekte ne anlama geldiğ ine dair kalıcı bir entelektüel kafa karış ıklığ ıdır. Aslında bu kafa karış ıklığ ının kökeni bizzat Kemal Atatürk’ün yaş adığ ı döneme kadar götürülebilir. Atatürk’ün kabine baş kanı Hasan Rıza Soyak anılarında,
gördüklerinden ilham alan parti sekreteri Recep Peker’in kendisine iktidardaki CHP iç in yeni bir parti programı taslağ ı sunduğ unda cumhurbaş kanının nasıl tepki verdiğ ini anlatıyor. faş ist İ talya ve Nazi Almanyası’na bir gezi sırasında. Atatürk, bütün geceyi tiksintiyle okuyarak geç irdikten sonra, “Bu nasıl rahatsız edici bir düş üncedir” diye patladı. “Görünüş e göre en yakınlarımız bile neyi baş armaya ç alış tığ ımızı anlamamış . Saltanatı yeniden kurmak isteyenlerin bile siyasi parti kurmasına izin verilecek bir tür rejim iç in ç abalıyoruz.”20 Bu gözlem, Türk sosyolojisinin duayeni Ş erif Mardin’in yakın tarihli aç ıklamasında da yankılanıyor: “Kemalistler Bırakın Kemalizm’i, laikliğ i anlatıp topluma benimsetmeyi, Atatürk’ü doğ ru dürüst anlayamamış lar.”

Mardin, bu yılın baş ında cumhuriyetin yenilgisini aç ıkladığ ında tartış malara yol aç mış tı: “Cami, imam ve imamın okuduğ u kitaplar, modernleş en cumhuriyeti temsil eden yapı olan okulu ve öğ retmeni mağ lup etmiş tir”. 21 Ünlü sosyoloğ a göre din galip geldi ç ünkü “cumhuriyet neyin iyi, doğ ru ve estetik olduğ u sorusunu daha derinlemesine ele almamış tı. Kemalizmin eksikliğ i budur.” Aslına bakılırsa öğ retmen, uzun zamandan beri cumhuriyetç i modernleş menin simgesi olmaktan ç ıkmış , imam tarafından yenilgiye uğ ratılmaktan ziyade bizzat cumhuriyet tarafından gelenekç iliğ e terk edilmiş tir.

Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatiralar, Yapı Kredi Yayınları 2008, s. 62.
Halil Magnus Karaveli, “Laik Cumhuriyet Nerede Baş arısız Oldu?”, Türkiye Analisti, 4
Haziran 2008. (http://www.silkroadstudies.org/new/inside/turkey/2008/080604B.html)

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 35
Mardin’i eleş tirenler, laikleş tirici bir ahlakın gerç ekten tutunmayı baş aramadığ ını, eğ er Kemalizm sığ kaldıysa, bunun din ile yüzleş mekten kaç ınan sözde laik bir cumhuriyetin savunmacı duruş undan kaynaklandığ ını belirtti. Laik etiğ in geliş imi, özellikle eğ itim sisteminin eksiklikleri nedeniyle sekteye uğ ramış tır. Felsefe, merkez sağ hükümet tarafından müfredattan ç ıkarıldı ve 1980’lerin askeri cuntası, din (yani İ slam) ve ahlakı müfredatta tek bir ders olarak birleş tirmeye özen gösterdi; bu da etkili bir ş ekilde seküler ahlakın olmadığ ının sinyalini verdi.

Yine de, Mardin’in analizine özgünlük kazandıran ş ey, her ne kadar kısmen adaletsiz olsa da, Kemalizm’in “baş arısız” olduğ unu ima etmesidir; bunun nedeni, tavizsiz bir güç le ve popüler inanç lara karş ı duyarsızlıkla uygulanması ve dolayısıyla İ slami muhafazakar tepkiyi kış kırtması değ ildir. ama cumhuriyetç i ideolojinin felsefi olarak kuru kalması, Aydınlanma mirasıyla yeterince bağ lantı kurmaması ve onun tarafından beslenmemesi nedeniyle. Bu da, Kemalist deneyin neden sözde baş arısızlığ a mahkum olduğ una iliş kin mevcut Batılı algıya meydan okuyor.

Türkiye’nin Kemalizm’den uzaklaş an iç ideolojik evriminin uluslararası düzeyde de etkileş im iç inde olduğ u bir paralelliğ i olmuş tur. Artık aş ağ ılayıcı bir kavram olarak anlaş ılmaya baş lanan Kemalizm’in, bir zamanlar Batı’da Batılılaş ma ile eş anlamlı olarak övüldüğ ünü de unutmamak gerekir. Kemalizm’in son dönemdeki yıpranması kısmen Aydınlanma mirasının Müslüman dünyası
aç ısından öneminin Batı’da yeniden değ erlendirilmeye baş lanması gerç eğ inden kaynaklanmaktadır. Columbia Üniversitesi akademisyeni Mark Lilla’nın “güç lü bir siyasi teoloji geleneğ inin penç esindeki toplumların, Hıristiyan medeniyeti iç indeki benzersiz bir krizle aç ılan alış ılmadık yolumuzu takip etmelerini beklemek iç in ç ok az nedenimiz var” ifadesi, mevcut Batı ideolojisinin karakteristik
özelliğ idir. entelektüel ruh hali.22 Ve Samuel

Huntington, Türkiye’ye “Güney Afrika’nın apartheid’ı terk ettiğ i gibi, kendi varlığ ına yabancı olan laikliğ i de terk ederek bir Güney Afrika yapmasını” tavsiye etti.23

22
Mark Lilla, Ölü Doğ an Tanrı, Vintage, 2008, s. 319 Samuel
23 Huntington, Medeniyetler ç atış ması ve dünya düzeninin yeniden kurulması,
Simon ve Schuster, 1996, s. 178-79.

Machine Translated by Google

36 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

Baş ka bir düzeyde, Kürt sorununun ciddiyetine iliş kin farkındalığ ın 1990’lardan bu yana artmasıyla birlikte Batı’da olduğ u kadar Türkiye’de de Kemalist deneyim yeniden
değ erlendirilmeye baş landı. 1980’lerde baş layan ve Türk devletinin bastırmakta büyük zorluklar yaş adığ ı Kürt isyanı, laiklik ve ulus devletten oluş an ikiz sütunlara dayanan cumhuriyetç i inş anın bir bütün olarak dönüş me eğ ilimi göstermesinin bir baş ka nedenidir. entelektüel aç ıdan gayri meş ru hale getirildi veya en azından sorgulanmaya baş landı. Ulus devletin bütünlüğ ünü korumanın görünürdeki zorluğ u, kendileri de modernleş en cumhuriyetin ürünü olan liberal, modernist entelektüellere, cumhuriyetç i giriş imin bütünüyle yanlış anlaş ıldığ ını düş ündürdü.

Etnik Ayrılıkç ılığ ın Sorunu Medeniyetlerin

kadim bir kavş ağ ı olan Türkiye, her zaman ç ok etnikli bir yapıya sahip olmuş tur ve bugün ülkede 50’den fazla etnik grup temsil edilmektedir.24 Son yıllarda güç lenen küreselleş me ve modernleş me süreç leriyle birlikte, Türkiye birbiriyle ç eliş en iki geliş me yaş amaktadır. Bir yandan Türkiye, kentleş me ve eğ itimin teş vik ettiğ i nüfusun Türk kimliğ iyle bütünleş mesini yaş ıyor; ama diğ er yandan azınlık nüfusları arasında etnik kimliğ in yeniden keş fedilmesi süreci.

Türkiye’nin etnik bir haritasını ç izmek en az iki nedenden dolayı zordur: Birincisi, etnik köken, ulusallaş tırıcı bir ulus devlette hassas ve hassas bir konu olmuş tur; bu, ayrılıkç ı Kürt hareketlerini iç eren ç atış manın daha da ş iddetlendirdiğ i bir konudur. İ kincisi, modern Türkiye genel olarak birç ok nüfus grubunun ortak bir Türk kimliğ i altında baş arılı bir ş ekilde bütünleş mesinin bir örneğ idir. Türklük geleneksel olarak etnik kökene göre tanımlanmamış tır.
Atatürk, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk denir” dedi. Böylece, Fransa örneğ inde olduğ u gibi, Türk ulusal kimliğ i kan bağ larına değ il, ortak vatandaş lığ a
dayanıyordu. Türklerin, Arapların, Kürtlerin, Kafkas ve Balkan kökenli halkların birbiriyle evlenip modern Türk milletini geliş tirmesini övmek Türkler iç in bir lejyondur. Ve aslında bu nitelendirme pek ç ok aç ıdan doğ rudur, ç ünkü karma ve ç eş itli geç miş lere sahip insanlar artık öncelikle Türk olarak tanımlamaktadır.

24 Peter Alford Andrews, Türkiye’de Etnik Gruplar, İ stanbul: Ant Yayınları, 1992.

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 37
Bununla birlikte, özellikle Kürt ve Kafkas etnik kökenleri arasında telafi edici bir kendini öne sürme sürecinin son yirmi yılda aç ıkç a gözlemlenebildiğ i belirtiliyor.
Bu arada, Kürtlere karş ı kendisini tanımlayan bir etnik Türk milliyetç iliğ i (her ne kadar “Türklüğ ü” etnik olarak ayırmak mümkün olmasa da) Kürtlerin etnik iddiasına tepki olarak ve özellikle PKK’nın Türk ordusuna ve Türk ordusuna yönelik saldırıları sonucunda geliş miş tir. kentsel alanlarda terör eylemleri.
Türkiye’nin 75 milyonluk nüfusunun dörtte üç ünden fazlası Türk olarak tanımlanabilir; buna etnik olarak Türk kökenli olanlar ve öncelikle Türk kimliğ ine asimile olanlar da dahildir. Bu ikinci kategori, etnik veya dilsel kimlikleri Türk olmayanların arasına karış maktadır. Bu, Türk olmayan etnik kökene sahip, ancak anadillerini unuttukları ölç üde dilsel olarak Türkleş miş önemli sayıda insanı da iç ermektedir. Türk olmayan halklar arasında en büyüğ ü, yaklaş ık 12 milyonla Kürtler oluş turuyor ve kendileri de ç eş itli alt kategorilere ayrılıyor. Çoğ unlukla Çerkesler ve Gürcülerden oluş an Kafkas kökenli insanlar onu takip ediyor.

Çerkez terimi genellikle Çeç enler, Abhazlar ve Osetler de dahil olmak üzere tüm Kuzey Kafkasyalıları tanımlamak iç in kullanılıyor. Bunların sayısı üç milyona yakın olmakla birlikte, yüzde 75’ten fazlası artık ana dilini konuş muyor. Kuzeydoğ u’daki Laz topluluğ unun yanı sıra bir milyondan fazla Gürcü kökenli insan da mevcut ve bu da Kafkas kökenli nüfusu beş milyona yaklaş tırıyor. Baş ta Boş naklar ve Arnavutlar olmak üzere Balkan kökenli kiş iler muhtemelen üç milyondan fazla kiş iden oluş uyor, ancak güç lü bir Türkleş me süreci
yaş ıyorlar. Son olarak, büyük etnik gruplar arasında Araplar bir milyona yakın insanı, yani nüfusun yüzde birinden fazlasını oluş turuyor. Bu etnik bölünmeler aynı zamanda bölgesel bölünmeleri de yansıtıyor: Güneydoğ uda Kürtler, güneyde Araplar, kuzeybatı ve batıda Balkanlar’dan gelen insanlar ve kuzey kıyısında Çeç enler. Bu tahminler, son on yılda askeri liderlik tarafından yaptırılan önemli bir araş tırma da dahil olmak üzere birç ok büyük
bağ ımsız ç alış mada bulunuyor.

Machine Translated by Google

38 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

Ş ekil 2: Doğ urganlık oranları, 1993 ve 2003.25

Toplam Oran, 1993 Toplam Oran, 2003

Doğ urganlık

Doğ urganlık

Türkler
2,25

1,88

Kürtler
4,57

4,07

Toplam

2,74

2,23

Demografik olarak Kürtler sadece büyüklükleriyle değ il, aynı zamanda farklı demografik yapılarıyla da ön plana ç ıkıyor: Doğ urganlık oranları ortalama olarak Türkiye nüfusunun iki katından fazla. Ş ekil 1’de görüldüğ ü gibi, Kürt kadınları Türk kadınlarına göre ortalama iki daha fazla ç ocuk sahibi olma eğ ilimindedir; Türk kadınları halihazırda yenilenme oranının altındadır. Kürt doğ urganlık oranlarının da uzun vadede düş mesi muhtemel olsa da, bu aç ıkç a Türkiye’nin nüfusunun önümüzdeki yıllarda bir miktar değ iş eceğ ini, Kürt nüfusunun hem mutlak hem de göreceli olarak artacağ ını ve sekizde birin biraz üzerinde bir sayıya ulaş acağ ını gösteriyor. ş u anda 2030’da altıda bire düş ecek. Bölgede devam eden siyasi geliş melerle birlikte bu durum, Kürt meselesinin öneminin azalmayacağ ını gösteriyor.

PKK’nın Kürt Milliyetç iliğ i Üzerindeki Hakimiyeti Kürt bölücülüğ ü

ile PKK terörü hiç bir ş ekilde eş anlamlı olgular değ ildir. Kürt ayrılıkç ılığ ı, cumhuriyetin kuruluş undan bu yana uğ raş mak zorunda kaldığ ı bir güç olmasına rağ men, PKK ancak 1980’lerde Kürt davasını kendine özgü
Marksist-Leninist söylemine ve ona eş lik eden militan yaklaş ımına alet ettiğ inde cumhuriyetin baskın temsilcisi haline geldi. O günden bu yana, iniş ç ıkış lara rağ men PKK, Türkiye’de Kürtlüğ ün siyasi ifadesi üzerindeki baskısını sürdürdü.

Yukarıda belirtildiğ i gibi, Türk ulus inş a etme deneyimi genel olarak baş arılı bir giriş im olmuş tur. Etnik olarak Türk kökenli olmayan milyonlarca insan, kendilerini yalnızca veya öncelikle Türk olarak görüyor; özellikle de kanla tanımlanan ayrıcalıklı bir kimlik değ il, vatandaş lıkla belirlenen kapsayıcı biç imde tanımlanmış bir kimlik. Buna Kürtlerin ç oğ u da dahil

25
Kaynak: İ smet Koç , Attila Hancıoğ lu ve Alanur Cavlin, “Türkiye’deki Türk ve Kürt Nüfusların Demografik
Farklılıkları ve Demografik Entegrasyonu”, Nüfus Araş tırması Politika İ ncelemesi, cilt. 27 hayır. 3, s. 452.

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 39

asıl olarak Türkiye’nin batı bölgelerine göç edenler arasındaydı.
Ancak Kürtler Türk ulus inş ası projesindeki temel baş arısızlık olmaya devam ediyor. İ nkar edilemez ki Türk devleti, özellikle güneydoğ udaki Kürtlerin büyük bir kısmını entegre etme veya asimile etme konusunda baş arısız oldu. Bunun birkaç nedeni var. İ lk ve en belirgin faktör demografidir: Kürtler aç ık ara ülkedeki Türkç e konuş mayan en büyük gruptur. İ kinci neden ise coğ rafyadır: Kürtler geleneksel olarak ülkenin belirli bir bölgesinde, ç oğ unluk oluş turdukları, ülkenin idari merkezinden uzak ve topoğ rafyası nedeniyle eriş ilemeyen bir bölgeye yerleş miş lerdir. Üç üncüsü, Kürtler, Slavlar veya Kafkasyalılar gibi Türk olmayan
diğ er büyük gruplardan farklıdır ç ünkü onlar yerli bir gruptu ve cumhuriyetin kuruluş unda nispeten yeni göç menler değ illerdi. Karış ıklıklara ve zorluklara maruz kalan, yerinden edilmiş göç men popülasyonlarının, yerli gruplarla karş ılaş tırıldığ ında, yeni bir ulusal kimliğ i benimsemeye önemli ölç üde daha istekli olduğ u anlaş ılır bir ş ekilde ortaya ç ıktı. Dördüncüsü, Kürtler diğ er halklardan farklı olarak aş iret ve feodal toplumsal yapıya göre örgütlenmiş lerdi; bu, bağ lılıkların belirlenmesinde bugün de hayati önem taş ıyan bir faktör. Tıpkı baş ka yerlerdeki aş iret topluluklarının entegrasyonunun zor olduğ u gibi (akla Çeç enler ve Peş tunlar geliyor), Kürtlerin aş iret sistemi ve kendi hiyerarş ileri ve bağ lılıkları, Türk devletinin entegrasyonunun diğ er azınlıklara göre daha zor olduğ u ortaya ç ıktı. Son olarak, Kürtler geleneksel olarak daha ortodoks bir hukuk okuluna mensup, daha coş kulu bir İ slam toplumudur.

Türkler Sünni İ slam’ın daha liberal Hanefi mezhebine aitken, Kürtler geleneksel olarak daha ortodoks Ş afii mezhebinin bir parç asıdır; Hanbeli mezhebinde olduğ u gibi bu mezhep pratik olarak özel yargının kullanılmasını ve dini ilkelerin zamanın koş ullarına göre yorumlanmasını dış lar. modern gün.

Bütün bu faktörler bir araya gelerek Kürt sorununu iç inden ç ıkılmaz hale getirdi. Paradoksal olarak, Kürt toplumunun feodal yapısı, Kürtleri siyasi sisteme entegre etme giriş imlerinin geri tepmesine yol aç tı. Feodal liderler, elbette, eğ itimin ve ekonomik kalkınmanın kendi bölgelerine yayılmasını en iyi ihtimalle ikircikli görüyorlar; ç ünkü bu, nüfusun ülkenin geri kalanıyla bütünleş mesine ve dolayısıyla feodal bağ lılık yapılarının ç özülmesine yol aç ıyor. feodal liderlerin sosyal konumunu baltalıyor.

Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Kürt liderlerini kucaklamaya ç alış tığ ında,

Machine Translated by Google

40 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

Feodal liderlerin, özellikle de sağ cı partilerin kur yapması doğ aldır.
Bu da etnik Kürt temsilcilerinin güç yapılarına entegre olmasına yol aç tı ve bu da Kürt nüfusun yoğ un olduğ u bölgelerin entegrasyonu ve kalkınması üzerinde sıklıkla
doğ rudan olumsuz bir etki yarattı.

Bu da Kürdistan İ ş ç i Partisi PKK’nın yükseliş ini aç ıklıyor. Onun sadık Marksizm- Leninizmi, tam olarak Kürt toplumunun feodal yapısına karş ı bir isyandan kaynaklanıyor; aslında PKK’nın baş langıç taki temel amacı Kürt toplumunu dönüş türmekti ve asıl
düş manı feodal seç kinlerdi. Türk devleti baş langıç ta bu mücadelede potansiyel bir müttefik olarak görülüyordu; ancak PKK, Türk devletinin statükoya meydan okumaktan ziyade koruyan bir güç olduğ unu kısa sürede anladı. Bu durum Türk devletini PKK’nın hedefine ç evirdi. Bu süreç komünizmin dünya ç apındaki ç öküş üyle daha da kötüleş ti. PKK her zaman iki unsuru temel almış tır: Kürt milliyetç iliğ i ve Marksist-Leninist ideoloji. Dolayısıyla 1990’larda ideolojik yönün yumuş atılması ve Kürt milliyetç iliğ inin vurgulanması doğ aldı.

PKK’nın acımasızlığ ı ve Türk devletinin tepkisi aslında Kürtlüğ ün tüm siyasi ifadelerini taraf seç meye zorladı.
Aslında PKK, belki de sol ideolojisinin zayıf ç ekiciliğ ini görerek, Kürtlüğ ün alternatif siyasi temsilcilerinin ortaya ç ıkmasının önlenmesini her zaman ana hedeflerinden biri olarak görmüş tür. Bu gerç ek, 1998’de lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanıp hapsedilmesinden sonra da varlığ ını sürdürdü. Gerç ekten de Türkiye’deki birbirini izleyen Kürt siyasi partileri (HADEP, DEHAP ve ş imdiki DTP), PKK ve Öcalan’ın bizzat kendileri üzerinde uyguladığ ı belirleyici nüfuzdan kurtulmayı baş aramadı. PKK, terörizmden vazgeç meyi reddederken, dolayısıyla FKÖve IRA’nın gerç ekleş tirdiğ i meş ruiyete geç iş i gerç ekleş tiremediğ i gibi, aynı zamanda temel hedeflerinden biri olan Avrupa tarafından Kürtlerin meş ru temsilcisi olarak tanınmayı da sürekli olarak baş aramadı. Üstelik PKK’nın yasal Kürt siyasi partileri üzerindeki kontrolü, partilerin de terörü ve PKK’yı kınamaktan kaç ınmasına yol aç mış tır; Sonuç olarak Avrupa onları meş ru muhatap olarak kabul etmeyi reddediyor. Dolayısıyla PKK ve bağ lı kuruluş ları Türkiye’deki Kürt siyasetine hakim olmaya devam ediyor, ancak uluslararası alanda
meş ru kabul edilemiyor. Bu, Kürt milliyetç iliğ ini hem Türkiye’de hem de Türkiye’de tam anlamıyla meş ru bir temsilciden fiilen mahrum bırakıyor.

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 41

Uluslararası alanda AKP’nin Kürt oylarının ç oğ unu toplamasına yardımcı olan bir ş ey bu.

Gelecekte temel soru PKK’nın bu kendini tecrit politikasını sürdürüp sürdüremeyeceğ i olacak. En olası senaryo öyle olacağ ı yönünde.
PKK, ş iddetten vazgeç menin kendisini ilgisizliğ e sürükleyeceğ inden ve pozisyonunu ancak gerilimleri artırmaya devam ederek sürdürebileceğ inden korkuyor gibi görünüyor, belki de Türk devletinin veya halkının baskıcı bir tepkisi yaratmayı umuyor, bu da daha sonra gerilimi artıracaktır. ayakta. Örgüt ş u ana kadar ana ilkelerini
değ iş tiremediğ ini kanıtladı ve en azından Öcalan PKK’yı hapishane hücresinden kontrol etmeye devam ettiğ i sürece muhtemelen bunu yapamayacak. Geriye en önemli soru kalıyor: PKK’nın Kürt siyasetine hakim olmaya devam edip edemeyeceğ i, kesinlikle daha az kesin olan bir konu. Aslına bakılırsa, Türk siyasi sisteminin aç ılması ve Türkiye’nin kademeli olarak Avrupalılaş ması, Türkiye’nin Kürtlere karş ı artan tepkisi gerç ekleş mediğ i sürece, PKK’nın Kürt siyasi partileri üzerinde baskı kurmaya devam etme yeteneğ inin ş üpheli olduğ unu göstermektedir.

Gerç ekten de önümüzdeki on yılda PKK tarafından kontrol edilmeyen, hatta PKK’ya doğ rudan karş ı olan Kürt kimliğ i ifadelerinin ortaya ç ıkması muhtemeldir. Bu tür güç lerin (Kürtlerin haklarının arttırılması iç in kampanya yürütürken ş iddeti aç ıkç a kınayan Kürt grupları) muhtemelen hem güneydoğ uda önemli oylar toplaması hem de Avrupa’da meş ruiyet kazanması muhtemeldir. Tam da PKK’nın üstünlüğ ünü yok edeceğ i iç in PKK’nın bunu önlemek iç in kaba kuvvet dahil her türlü aracı kullanması muhtemeldir. Bununla birlikte, önümüzdeki on yılda bunu yapma yeteneğ i pekala azalabilir. Ancak diğ er iç ve bölgesel geliş meler de PKK’nın ş iddet kampanyasını
yeniden alevlendirmesine yardımcı olabilir; örneğ in terör eylemlerinin Türkler arasında ş imdiye kadar olmayan etnik milliyetç iliğ i kış kırtmayı baş ardığ ına dair endiş eler. Gerç ekten de PKK, yirmi yıldan fazla bir süredir Türkiye ile olan ç atış mayı ç oğ u Türk tarafından etnik nitelikte algılanan bir ç atış ma haline getirmeyi baş aramadı; yine de bu durum değ iş iyor olabilir ve PKK’nın ç atış mayı bir dönüm noktasına taş ımayı
baş arabileceğ i anlamına gelebilir.

Dış Faktör

Kürt ayrılıkç ılığ ı ve PKK’nın kaderi her zaman dış etkenlere sıkı sıkıya bağ lı olmuş tur. Körfez Savaş ı’nın da etkisiyle PKK 1990’ların baş ında patlama yaş adı.

Machine Translated by Google

42 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

Kuzey Irak bir sığ ınaktı ve Suriye’nin desteğ i yaklaş ıyordu; 2000’li yılların baş ında Ankara’nın Suriye’ye desteğ ini ç ekmesi yönünde baskı yapması ve Türk ordusunun Irak’ta güvenlik bölgeleri oluş turmasıyla bu konu geç erliliğ ini yitirdi. 2004’te, Amerika’nın Irak’ı iş gal etmesiyle Kuzey Irak’ın yarı bağ ımsız hale gelmesi ve Amerika’nın Irak’ın geri kalanındaki sorunların PKK’yı doğ rudan hedef almasını engellemesi, bölgenin tek sakin bölgesindeki istikrarı riske atmak istememesi üzerine yeniden güç lü bir ş ekilde ortaya ç ıktı. ülke. Ancak 2007’de bu artış ın baş arısı, Washington’un Türkiye’nin Kuzey Irak’taki PKK üslerini yeniden hedef almasına izin vererek PKK’yı yok etmesine olanak tanıdı.
Ancak son on beş yılda fiili bir durumun ortaya ç ıktığ ı bir gerç ektir.
Kuzey Irak’taki Kürt devleti. Her ne kadar sözde Irak’ın bir parç ası olsa da ve Kürtler Irak siyaseti üzerinde büyük ölç üde önemli bir nüfuza sahip olsa da, kuzey Irak’ın özerk bir Kürt siyasi varlığ ı olarak ortadan kalkması pek mümkün olmayan bir gerç eklik olarak varlığ ını sürdürüyor. Tam tersine, bu siyasi gerç ekliğ in önümüzdeki on yılda, ister federal bir Irak bağ lamında, ister daha da belirgin olarak Irak’ın dağ ılması durumunda güç lenmesi muhtemeldir. Bu siyasi gerç eklik Türkiye üzerinde ç ifte siyasi etki yarattı.
Birincisi, PKK’ya – en azından 2007’ye kadar – bir sığ ınak sağ ladı; bu da Ankara ile Erbil’deki Bölgesel Kürt Yönetimi arasında yakınlaş ma ihtimalini kesinlikle zorlaş tırdı.
Türkiye’ye ise, Iraklı Kürt liderliğ inin bir ortak olmadığ ını, bunun yerine fırsatç ı bir
ş ekilde PKK’nın Türkiye’yi zayıflatmasına izin verdiğ ini, ABD’nin ise müdahale etmeye isteksiz veya muktedir olmadığ ını belirtti. İ kincisi ve belki de daha önemlisi, Türkiye’de Kürt milliyetç iliğ inin yeniden canlanmasına ilham verdi.

Kürdistan adı altında, bayrak ve milli marş la dolu bir Kürt siyasi varlığ ının ortaya ç ıkış ı, Türkiye’nin uzun süredir ama baş arısız bir ş ekilde kaç ınmaya ç alış tığ ı
sembolizmi tam olarak sağ lıyor. Bu gerç ek, Türkiye’deki Kürt milliyetç iliğ inin dikkate alınması gereken bir güç olarak kalacağ ını ima ediyor.
Ancak İ slamcı muhafazakarlar Kürtleri Kürt milliyetç iliğ inden uzaklaş tırma konusunda belli bir yetenek ortaya koydular. 2007 seç imlerinde AKP, Kürtlerin ç oğ unlukta olduğ u güneydoğ u bölgelerinde Kürt milliyetç isi Demokratik Toplum Partisi’ni etkili bir ş ekilde marjinalleş tirmeyi baş ardı.
Abdullah Gül gerç ekten de “aralarında bir yakınlaş ma var” demiş ti.

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 43
Kürtlerin ve bizlerin (İ slami muhafazakarların) özlemleri”.26 Cumhuriyet devrimine karş ı ilk isyan olan 1925’teki Ş eyh Said isyanının, Kürt özerkliğ ini ve İ slam düzenini yeniden tesis etmeyi amaç layan bir Kürt ayaklanması olması tesadüf değ ildi. feshedilmiş Osmanlı
İ mparatorluğ u. AKP’nin Kürt seç meni baş arıyla ikna etmesi de tesadüf değ il. Sosyolojik aç ıdan Kürtlerin güneydoğ usu Türkiye’nin en muhafazakar bölgesidir. Güneydoğ udaki Batman, ülke genelinde kadınlar arasında bildirilen intihar oranının en yüksek olduğ u il. Bu da “namus”a sahip ç ıkma geleneğ iyle bağ lantılı. Gerç ekten de Kürtlerin yoğ un olduğ u bölgelerde “namus cinayetleri” oldukç a yaygın.

Türk Milliyetç iliğ inin Dönüş ümleri

Bir bakıma laikliğ in gerilemesi, en azından kısmen, Kürt ayrılıkç ılığ ı ile Türk cumhuriyetç i milliyetç iliğ i arasındaki ç atış manın ikincil hasarı olarak görülebilir. Aslında laiklik ve milliyetç ilik konuları tarihsel olarak iç iç e geç miş durumdadır.

Laiklik, Kemalist devrimcilerin oluş turduğ u ulusal kimliğ in kurucu unsuruydu. Toplumun bağ layıcı yapış tırıcısı olarak dinin yerini modernlik, laik Türklük alacaktı. Milliyetç ilik, kendi iç inde, müminlerin İ slami dayanış masının yerini almasıyla aynı anlama geliyordu; Dinin millete sadakat zorunluluğ uyla ç atış mamasını sağ lamak cumhuriyetin önceliğ i haline geldi. Bu da ulus devletin koruyucuları olarak ordunun neden İ slam’a karş ı az ç ok ihtiyatlı kaldığ ının bir aç ıklamasıdır.

Ancak ulusal kimliğ in anlayış ı ve tanımı değ iş mektedir.
Türk milliyetç iliğ i aynı anda üç farklı yöne ç ekiliyor: Daha az laik, daha etnik dış layıcı ve daha Batı karş ıtı hale geliyor.
Daha önce de belirtildiğ i gibi 1980’lerde bizzat ordu “Türk İ slam sentezini” uygulamaya koydu. Bir Türk STK’sı olan TESEV’in yaptığ ı ankete göre, kendilerini Türk veya Türk
vatandaş ları yerine ilk önce Müslüman olarak tanımlayanların sayısı 2002’den bu yana yüzde on puan arttı.
Nitekim Türklük ile İ slam arasındaki iliş ki hiç bir zaman kopmamış tır. Her ne kadar
toplumun kendine dair anlayış ı değ iş miş olsa da

26 Kaplan, s. 120.

Machine Translated by Google

44 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte (Müslümanlardan oluş an bir topluluğ a Müslüman olmanın artık tek ya da en önemli ortak noktası olmadığ ı söylendi) cumhuriyet giriş imi güç lü Müslüman dayanış ma duygusundan yararlandı. Türkç e konuş an Hıristiyanlar, inş a edilecek Türk milletinden önemli ölç üde dış landı. (Özellikle Orta Anadolu’nun
Karaman bölgesi sakinleri 1923’te Yunanistan’a sürüldü. 1930’larda Moldova’daki Gagavuz Türklerinin Türkiye’ye göç etme talepleri de reddedildi.)

İ slami hareket ise daha belirgin bir milliyetç i konuma doğ ru ilerledi. Cumhurbaş kanı Abdullah Gül’ün birkaç yıl önce belirttiğ i gibi, “Biz (İ slami muhafazakarlar) dindarız ve milliyetç iyiz”.27 En güç lü İ slam kardeş liğ i olan Fethullah Gülen hareketi, din ile Türk milliyetç iliğ ini uzlaş tırmaya özen gösterdi. İ slamcı muhafazakarlar, cömert sosyal yardımlarla birleş en liberal ekonomi politikalarıyla hem sağ a hem de sola hitap ettikleri gibi, aynı anda Türk milliyetç iliğ ini ve Kürt isteklerini kanalize etmeyi de baş arıyorlar.

Özellikle ordunun benimsediğ i milliyetç i perspektiften bakıldığ ında İ slam ya bir tehdit
ya da bir vaat olarak anlaş ılabilir. Toplumun İ slamileş mesi Türk kimliğ inden uzaklaş ma anlamına geliyor; Türk vatandaş ı olmanın geleneksel tanımına bağ lı kalanlar iç in bunu kabul etmek duygusal aç ıdan zor olabilir. Öte yandan, devletin bütünlüğ ünün ancak
Türklük pahasına Türkiye’nin Müslüman kimliğ inin yükseltilmesiyle sağ lanabileceğ inin ispatı da olabilir. Türk milliyetç iliğ ine bağ lılığ ını ilan ederken aynı zamanda Kürt nüfusu iç in ç ekici kalmayı baş aran İ slami muhafazakarlığ ın kritik öneme sahip bir misyonu yerine getirdiğ i aç ıktır.

Türk milliyetç iliğ i ile İ slam arasındaki karş ılıklı iliş ki geliş meye devam ettikç e, Batı’ya iliş kin Türk milliyetç i algıları da kısmen değ iş iyor. Atatürk milliyetç iliğ i araç sal olarak kullanmış tı; Önemli olan modernleş mek ve batılılaş maktı ve bu, Müslüman ümmetinden kopmayı ve Batılı, emperyalist güç lerden bağ ımsızlığ ı güvence altına almayı gerektiriyordu. Ancak Müslüman dayanış masından tamamen kopmanın ütopik olduğ u gibi, Batı’yla olan iliş ki de doğ ası gereğ i belirsizdi. Türkiye vardı

27 Kaplan, s. 119.

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 45
Sonunda Batı dünyasında eş it bir ortak olabilmek iç in kendisini Batı tahakkümünden kurtardı. Dolayısıyla Türk milliyetç iliğ i, anti-emperyalizm ve Batı yanlılığ ının ç eliş kili bir mirasına dayanmaktadır. Örneğ in, Atatürk örneğ i, özellikle Hindistan yarımadasında ve Fransız Kuzey Afrika’sında bağ ımsızlık hareketlerine ilham verirken, Türkiye 1950’lerde Cezayir’in bağ ımsızlığ ına karş ı Batılı müttefiki Fransa’nın yanında yer aldı. Geleneksel olarak cumhuriyetç i elitlerin (ordu, bürokrasi, laik iş grupları) nereye ait olmak istediklerine dair hiç bir ş üphe yoktu. Türkiye’nin AB’ye katılım süreci, İ slamcı muhafazakarların AB’ye uyum sağ lamasından onlarca yıl öncesine dayanıyor. Ancak, Atatürk’ün ç abalarının anti-emperyalist kısmından ilham alan Batı karş ıtı yeni milliyetç ilik, son yarım on yılda bu ç evreler arasında ve özellikle laik, geleneksel olarak Batı odaklı orta sınıf arasında bir miktar zemin kazandı.

AB’nin taleplerinden etkilenen ulus-devletin bağ ımsızlığ ına bağ lılık ve küreselleş menin etkileri, karş ılaş tırılabilir diğ er örneklerde olduğ u gibi Türkiye’de de tipik olarak milliyetç i kırgınlığ a zemin hazırlasa da, küreselleş meye karş ı direnç ve küreselleş menin etkisi Batı, esas olarak Batı’nın
İ slami muhafazakarlara aç ık desteğ inin neden olduğ u ideolojik kafa karış ıklığ ından, hatta panikten besleniyor. AB’nin Kıbrıs’ta talep ettiğ i tavizler ve Kürt hakları sorunu Türk neo-milliyetç iliğ ini daha da alevlendiriyor.

Yeni milliyetç iliğ in ordu iç inde bölücü bir potansiyele sahip olması dikkat ç ekicidir.
Üst düzey generallerin yer aldığ ı ve AKP hükümetinin Kıbrıs’ta AB’ye sunduğ u tavizlerin tetiklediğ i iki darbe giriş iminin 2004 yılında Genelkurmay Baş kanı tarafından önlendiğ i iddia edildi.28

AKP hükümetinin yürürlüğ e koyduğ u AB reformlarına olumlu bakan Orgeneral Hilmi Özkök’ün, Yüksek Komuta’daki yakın astlarına güvenmediğ i ve yemeklerini evden getirtecek kadar önlem aldığ ı bildiriliyor. Genelkurmay’ın restoranında servis edilmek yerine.29

28
İ smet Berkan, “Resim daha da belirginlesti”, Radikal, 14 Temmuz 2008.
(http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=HaberYazdir&ArticleID=888283) 29 Age.

Machine Translated by Google

46 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

Genelkurmay’ın Genelkurmay binasında kendini güvende hissetmemesi, askeri rütbelerdeki bölünmelerin canlı bir örneğ idir. Darbe planlayıcıları daha sonra emekliye ayrıldı, ancak ordu iç i gerginlikler ş üphesiz devam ediyor ve 2004’ten bu yana daha da ş iddetli hale gelmesi beklenebilir.
Özellikle bazı emekli generaller, Batı’nın Türk ulus devletinin bütünlüğ üne ve laiklik kurucu ideolojisine aldırış etmemesi olarak yorumlanan duruma yanıt olarak, Türkiye’nin Rusya ve Çin ile daha yakın iliş kilere yönelmesi gerektiğ i görüş ünü dile getirdiler. Bu reç ete Yüksek komuta kademesinde pek geniş bir destek
sağ lamaz; ABD ile ittifakın Türkiye’nin stratejik temelini oluş turduğ u bilinci onlarca yıldır askeri düş ünceye yerleş miş tir. Orgeneral İ lker Baş buğ ,
Ağ ustos 2008’de yeni Genelkurmay Baş kanı olarak göreve baş lama
konuş masında ABD ile ittifaka bağ lılığ ını yineledi. Ancak 2010 yılında Baş buğ ‘un yerine geç mesi planlanan yeni Genelkurmay Baş kanı Orgeneral Iş ık Koş aner’in, göreve baş lama konuş masında tamamen farklı bir üslup kullandı ve Washington’u aş ağ ı yukarı Türkiye’nin düş manlarının, özellikle de PKK’nın yanında yer almakla suç ladı. General Koş aner’in konuş ması, askeri kademelerde, Yüksek Komutanlığ ın görünüş e göre ilgilenmek zorunda hissettiğ i önemli bir neo-milliyetç ilik
eğ iliminin bulunduğ unu öne sürüyor.

Türkiye’nin AB üyeliğ i, son iki yüz yıldır ordunun baş destekç isi olduğ u Batılılaş ma sürecinin taç giyme törenini temsil edecek; Ordu, Batı’nın parç ası olma yolunda kendini gerç ekleş tirmeye ç alış an bir milliyetç iliğ i benimsedi.
Ancak, AB normlarında yapılacak ayarlamalar sonucunda Türkiye’nin toprak bütünlüğ ünün eninde sonunda tehlikeye girebileceğ i endiş esinden kaynaklanan, askeri kademelerde AB konusunda kararsızlık olduğ u aç ıkç a görülüyor ve bu da izolasyonist milliyetç iliğ i körüklüyor.

Machine Translated by Google

Uzlaş ma Beklentileri

AKP’nin “hayatta kalması”, Türk devlet yapısının laik kesiminin kendisini İ slami hareketin gücü gerç eğ iyle uzlaş tırmak zorunda kaldığ ı anlamına geliyor; her ne kadar özellikle Anayasa Mahkemesi İ slamcı muhafazakarlığ ı dizginlemeye ç alış sa da, İ slamcı muhafazakarlığ ı dizginlemeye ç alış tı. laik düzen.
Cumhuriyet düzeninin dini taleplere uyum sağ lama geç miş i ve devlet bürokrasisinde dini elitlerle güç paylaş ımının tarihi geç miş i göz önüne alındığ ında, AKP tarafından temsil edilen yükselen dini burjuvazinin ordu ve laiklerden oluş an kuruluş koalisyonuna dahil edilmesi iş dünyası gerç ekten de 2007-2008 arasındaki yüzleş menin mantıksal sonucu olacaktır.

2007-2008’de devlet iç inde ve sivil toplumda laik muhalefeti alevlendiren ş ey, AKP’nin ideolojik olarak merkezde kalma konusundaki isteksizliğ i veya baş arısızlığ ı ve İ slamcı muhafazakarların iktidarı laiklerle paylaş maya hazır olmadığ ı algısıydı.
Önemli bir ş ekilde, cumhurbaş kanının “dindar” olması ve eş inin İ slami
baş örtüsü takması gerektiğ i konusundaki ısrar, baş örtüsüyle ölç ülen dindarlığ ın bürokrasi iç inde ilerlemenin kriteri olacağ ına dair uzun süredir devam eden
iş aretleri doğ ruladı. AKP, İ slamcı muhafazakarların laiklerin tam teslimiyeti kabul etmesini beklediğ i izlenimini yaratan bir hareket yaptı.

Geleceğ e yönelik kilit soru, İ slami muhafazakarlığ ın, göreceli zayıflığ ın zımni,
laik kabulüne dayanan yeni bir sistemik uzlaş ma ç erç evesi iç inde cesaretlendirileceğ i mi yoksa yumuş atılacağ ı mı olacağ ıdır.
Dini muhafazakarlık, gücünün ç oğ unu devlet kurumlarının laik kararlılık eksikliğ ine borç ludur. Öte yandan sistem, aş ırı İ slamileş meye karş ı belirli engelleri korumaya ç alış tı; bu durum, daha önce de belirtildiğ i gibi, Türkiye’de siyasal
İ slam’ın göreceli olarak ılımlılaş masından büyük ölç üde sorumludur.
Bununla birlikte, üniversitelerde ve kamu dairelerinde İ slami baş örtüsü takma yasağ ı gibi bu engeller yürürlükte kalmaya devam etse bile, bu yine de dindarların oluş turduğ u toplumsal gücü dengelemek iç in yeterli olmayabilir.

Machine Translated by Google

48 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

muhafazakarlık ılımlılığ ını yakalamış ve güvence altına almış tır. İ slami muhafazakarlık

kendi iyiliğ i iç in biraz fazla güç lü hale gelmiş olabilir. Siyasi muhalefetin mevcut marjinalleş mesi ve medyanın büyüyen bir bölümünün İ slami harekete yakın ticari ç ıkarlar tarafından kontrol edilmeye baş lanması gerç eğ i, hiç bir zaman eksik olmayan otoriter eğ ilimleri serbest bırakma riski taş ıyan bir siyasi kibire yol aç tı.

Yine de siyasi güç uzun vadede İ slamcı hareketi laiklikle uzlaş maya elveriş li hale getirebilir. Orta Doğ u örnekleri, özellikle de Mısır ve Ürdün’deki Müslüman Kardeş ler hareketinin son yıllardaki geliş imi, artan siyasi katılımın demokrasi, insan hakları
ve cinsiyet eş itliğ i gibi laik değ erlere daha fazla önem verilmesini teş vik ettiğ ini gösteriyor gibi görünüyor. dindar muhafazakar ç ekirdeğ in yanı sıra diğ er seç men gruplarını da ç ekmek. Türk İ slamcı muhafazakarlar laik seç menleri ç ekme konusunda gerç ekten baş arılı oldular. Öte yandan laik hassasiyetleri hiç e sayarak otoriter eğ ilimler gösterdiler. Muhafazakar tabanın baskısı da mutlaka kendini hissettirecektir.

Yukarıda da belirtildiğ i gibi, Türkiye’de bir tür İ slami “reform” gerç ekleş ti; Nüfusun ç oğ unluğ u dinin özelleş tirilmesi, yani vicdan ve türbeyle sınırlandırılması
gerektiğ ini kabul etmeye baş ladı. Sadece yüzde 10’u İ slam hukukunun getirilmesini destekliyor. Ancak kamuoyu yoklamaları, önemli ölç üde, laiklik ve demokrasi kavramlarına karş ı belirgin bir rahatsızlıkla öne ç ıkan dini muhafazakarlığ ın ç ok daha geniş bir seç men kitlesi (yüzde 35 civarında) olduğ unu ortaya koyuyor; Daha önce de belirtildiğ i gibi, anketler ayrıca son yarım on yılda laikliğ e verilen desteğ in azaldığ ını gösteriyor.

İ slami hareket, cemaatler ve özellikle Fethullah Gülen Cemaati (bunlardan en güç lüsü) ve iktidardaki İ slamcı muhafazakar kadroların iç indeki tutumlar henüz laiklikle uzlaş ma noktasına varacak kadar geliş medi. AKP’nin önde gelen temsilcileri, cumhuriyetle birlikte özellikle dinin toplumsal rolünün kısıtlanmasıyla ilgili olarak getirilen değ iş ikliklerden duydukları hoş nutsuzluğ u gizlemediler. AKP Genel Baş kan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, 2008’de toplumun

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 49
Ş eriat’ın ve dini, toplumsal düzenin kaldırılmasıyla “travma yaş adı”. Gülen Cemaati, prensipte din ile siyasetin birbirine karış tırılmasına karş ı olduklarını iddia ederken, pratikte kararlılıkla devlet bürokrasisinde güç lü mevkiler aramış ve elde etmiş tir.
Türk siyasal İ slam’ının evriminin merkezindeki soru Türkiye’yi aş ıyor: Liberal, Aydınlanma değ erleriyle İ slami bir uzlaş ma gerç ekleş ecek mi? Batı medeniyetine yönelik süregelen ç eliş ki, Baş bakan Recep Tayyip Erdoğ an’ın 2008’de yaptığ ı, Türkiye’nin ş u ana kadar “Batı’nın bilimi yerine yalnızca ahlaksızlığ ını ithal ettiğ i” yönündeki aç ıklamasında ç ok iyi özetlenmiş ti. Erdoğ an bu ahlaksızlığ ın iç eriğ ini belirtmedi ancak Türk entelektüel tartış ması, Batılılaş manın baş ladığ ı 19. yüzyıldan bu yana aynı beklentinin peş indeydi; yani Batı’nın bilim ve teknolojisini, Batı’nın bilim ve teknolojisini hiç bir ş ekilde elde etmenin mümkün olmadığ ı bir ş ekilde ortaya ç ıkacaktı. Batılı zihin özgürlüğ ünü, özellikle de dini inanç ları araş tırma ve sorgulama özgürlüğ ünü ithal etmek zorunda olmak.
Cumhurbaş kanı Abdullah Gül’ün üniversitelerden her türlü inancın tartış ılıp sorgulanması gereken kurumlar değ il, “dini inanç ların özgürce ifade edildiğ i” yerler olarak bahsetmesi de bu geleneğ e uygundur.

Türkiye sürekli olarak Müslüman dünyası iç in potansiyel bir model olarak gösteriliyor ancak Türkiye’deki İ slami hareketin ideolojik evrimi, uluslararası İ slami hareketlerin izlediğ i yönden etkilenecek.
Türkiye’nin İ slami dinamikleri ekonomik küreselleş me ve jeopolitik ile de etkileş im iç inde olmaya devam edecek.
Ticaretin hızla geliş mesiyle birlikte Türkiye’nin dini aç ıdan muhafazakar Anadolu bölgesi Batı’ya her zamankinden daha yakın. Dindar Anadolu burjuvazisinin küresel ekonomik liberalizmle etkileş imi sonucunda siyasi liberalleş meyi daha da ileriye taş ıyacağ ı öne sürüldü. Ancak böyle bir geliş meyi olduğ u gibi kabul etmek mümkün değ ildir. Rusya, Çin ve Suudi Arabistan örneklerinin gösterdiğ i gibi, küreselleş miş bir ekonomiye katılım ve artan refah mutlaka demokratikleş meye ve kültürelleş meye dönüş meyebilir.
aç ıklık.

Orta Anadolu sanayi kenti Kayseri’nin geliş imi bu aç ıdan düş ündürücüdür. Kayseri ekonomik ve endüstriyel bir ş ehirdir.

Machine Translated by Google

50 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

Küresel ekonomiye bağ lanarak zenginleş en, dindar muhafazakar bir giriş imci sınıfına ev sahipliğ i yapan bir baş arı öyküsü. Ş ehir, Batı medyasında dini muhafazakarlığ ın ticaret yoluyla dış dünyayla nasıl bağ lantı kurabileceğ inin bir kanıtı olarak sık sık anılıyor. Ancak ekonomik aç ıklık ş u ana kadar kültürel aç ıklığ a dönüş medi. Kültürel aç ıdan hiç bir zaman kozmopolit olmayan Kayseri, bugün on yıl öncesine göre ç ok daha izole durumda.

Kentte sinema ve tiyatro yok, kitapç ıların sayısı da son yirmi yılda azaldı; geriye kalan az sayıdaki kiş i ise yalnızca dini konularda kitaplar sunuyor.30

Ancak ekonomik küreselleş me aynı zamanda geleneksel dindarlığ a da meydan okuyor. Neredeyse hedonist tüketime düş künlük ile İ slam’ın geleneksel olarak önerdiğ i basit yaş am tarzı ve tevazu olan dindarlığ ın korunması arasındaki gerilim, İ slami hareket
iç inde ideolojik anlaş mazlıklara yol aç ıyor. Materyalizmin oluş turduğ u riskler konusunda Türk İ slam aydınları arasında olduğ u kadar İ slam dış ı aydınlar arasında da artan bir farkındalık var; Eğ er Türk toplumuna temel ahlaki yapış tırıcıyı sağ layan dindar, dindar değ erler baltalanırsa, İ slam’ın garanti ettiğ i göreli toplumsal istikrar aç ıkç a riske girecektir.

Siyasi aç ıdan olsa da, küreselleş menin dini muhafazakarlığ ı güç lendirme etkisi oldu. Türkiye’nin küresel sermaye ve yatırım akış ına bağ ımlılığ ı, baş ta ordu olmak üzere laik düzeni uluslararası aktörlerin beklenti ve taleplerine karş ı duyarlı hale getirdi. Aslında Türk Genelkurmay Baş kanlığ ı, ABD’nin onayı olmadan hiç bir müdahalede bulunmadı.
Generallerin, muhtemelen istemeyerek de olsa, AKP’nin süregelen iktidarıyla uzlaş mak zorunda kalmalarının bir nedeni var.

uluslararası ç evrenin beklentilerine ve uyguladığ ı baskılara ç ok bağ lı. Washington’un Irak ve Afganistan’ı istikrara kavuş turmaya ç alış tığ ı ve İ ran’ın bir tehdit olarak belirdiğ i bir dönemde, iktidar partisinin kapatılmasının bir sonucu olarak Türkiye’de istikrarsızlık
yaş anması Amerikan aç ısından elbette hoş karş ılanmazdı.

30 Kadri Gürsel, “Meraklanacak bir kent”, Milliyet, 29 Haziran 2008.

(http://www.milliyet.com.tr/Yazdir.aspx?aType=HaberDetayPrint&ArticleID=88751 2)

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 51
Yine de askeri İ slam ile siyasal İ slam arasında nihai ve kalıcı bir uzlaş manın temel zemini Kürt sorunu tarafından sağ lanmaktadır. Daha önce de belirtildiğ i gibi ve AKP’nin Kürtleri cezbetme yeteneğ inin de gösterdiğ i gibi, Kemalist milliyetç iliğ in baş arısız olduğ u yerde İ slam baş arılı olabilir. Sonuç olarak ordu, ideolojik zorunluluk olan laikliğ in güvence altına alınması ile Kürtlerin güneydoğ usunun kaybının önlenmesine yönelik toprak zorunluluğ unu uzlaş tırma sorunuyla karş ı karş ıyadır. İ lkine ikincisine göre öncelik verilmesi pek beklenemez.

Ancak Kürtlere hitap eden İ slami muhafazakarlığ ın Türk ç oğ unluk iç in ne ölç üde ç ekici kalacağ ı ise tamamen farklı bir sorudur. Belirtildiğ i gibi Kürtleri dış layan bir etnik Türk milliyetç iliğ i popüler düzeyde geliş me sürecindedir. PKK’nın 1984’ten bu yana Türk devletine karş ı yürüttüğ ü savaş ın bugüne kadar Türkiye genelinde, Türklerle Kürtlerin yan yana yaş adığ ı batıdaki kentlerde etnik ş iddeti alevlendirmemesi, Türkiye’deki temel dayanış manın kanıtı oldu. Türk vatandaş larını birleş tiriyor. Bu, Türk ç oğ unluğ unun ç atış mayı etnik bir sorun olarak değ il, PKK ile sınırlı bir “terörizm” sorunu olarak algıladığ ını gösterdi. PKK’nın Türk askerlerine yönelik saldırıları, sıradan Kürtlerin intikam amacıyla hedef alınmasıyla sonuç lanmadı. Ancak kaygı verici iş aretler var.
Çatış manın zemini batıya doğ ru kayıyor: PKK batı ş ehirlerindeki Kürtler arasında giderek daha fazla üye topluyor ve Türkler arasında, özellikle de Balkanlardan ve Ortadoğ u’dan gelen Müslüman mültecilerin torunlarının bulunduğ u Batı Ege Bölgesi’nde Kürtlere karş ı nefret geliş iyor. Kafkaslar nüfusun önemli bir bölümünü oluş turuyor.

Aç ıkç ası PKK terörünün Türk militarizmini kış kırtma riski var. Ancak Ağ ustos 2008’den bu yana Genelkurmay Baş kanlığ ı görevini yürüten Orgeneral İ lker Baş buğ , soruna askeri olmayan ç özümler aramanın önemini belirterek uzlaş macı bir tavır sergiledi. Belirtildiğ i gibi nüfusun büyük bir ç oğ unluğ u (yüzde 80’den fazlası) askeri yönetime karş ı ç ıkıyor. 1960, 1971, 1980’deki önceki darbelerin tümü ve 1997’deki “post-modern” darbe, popüler bir meş ruiyete sahipti.
2007-2008 ç atış ması, ordunun artık böyle bir meş ruiyete sahip olmadığ ının, ideolojik üstünlüğ ünü kaybettiğ inin, eskisi gibi otomatik olarak itaat edilmediğ inin veya hoş
karş ılanmadığ ının ve müdahalelerinin hâlâ mevcut olan statüyü kaybetme riski taş ıdığ ının altını ç izdi. toplumda hoş lanır.

Machine Translated by Google

52 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

Aslında darbelerin uzun vadede ç özdüklerinden daha fazla sorun yarattığ ına dair bilinç neredeyse evrenseldir ve laiklerle dindar muhafazakarları bir araya getirmektedir. Her ne kadar 2007-2008 ç atış ması sırasında ordunun kendilerini İ slami muhafazakar yönetimden
kurtaracağ ını bekleyen sivil laikler olsa da, ordunun Nisan 2007’deki müdahalesi – Genelkurmay’ın internet sitesinde, İ slam Devrimi’ne muhalefeti ifade eden bir e-muhtıra yayınlandığ ında.
Abdullah Gül’ün cumhurbaş kanı seç ilmesi genel olarak laik kanaat önderleri tarafından anlaş ılmazlıkla karş ılandı.

Türkiye’nin askeri yönetim deneyimi aslında laik bir perspektiften bakıldığ ında güven verici değ il; özellikle 1980’deki belirleyici darbe, subay birliklerinin laik güvenilirliğ i konusunda kalıcı bir ş üphe yaratma etkisi yarattı. Daha önce de belirtildiğ i gibi toplumda giderek artan dini muhafazakarlığ ın askeri rütbelere de yansımaması ş aş ırtıcı olurdu. Yine de gelecekte bir askeri darbe ihtimali göz ardı edilemez; ancak bu durumda, 1981’de İ spanya’daki darbe
giriş imine ya da 2004’te Türkiye’de olduğ u iddia edilen darbe giriş imine benzeyen, emir komuta zinciri dış ında bir isyan olması daha muhtemeldir.

Ancak 21. yüzyıl Türkiye’si, laikliğ i azalsın ya da azalmasın, her zamanki gibi “militarist” kalmaya devam edecek gibi görünüyor. Türk ordusunun güç kaybetmeyi bırakacağ ı, normal bir Avrupa ordusu haline geleceğ i fikri, tarihi mirasın ağ ırlığ ı ve Türkiye’nin stratejik ortamı göz önüne alındığ ında gerç ekç i değ il. Türkiye’nin diğ er aç ılardan siyasi aç ıdan nasıl geliş tiğ ine bakılmaksızın, silahlı kuvvetlerin öngörülebilir gelecekte dış politika ve ulusal güvenlikle ilgili konularda önemli bir siyasi nüfuza sahip olması beklenebilir. Ve hiç bir ş ey İ slami muhafazakarların bu gerç ekle uzlaş maya hazırlıksız olduklarını göstermiyor. Akıllarında olan daha ziyade, ulusal güvenliğ in denetimini orduya bırakan ve ordunun geri adım atarak dinin toplumdaki günlük hayata daha fazla nüfuz ettiğ ini kabul etmesini bekleyen bir iş bölümü.

Aslına bakılırsa böyle bir iş bölümü tamamen yeni olmayacaktır; İ slam ve ordu aslında her zaman cumhuriyet düzeninin temel temellerini sağ lamış , din belirli bir toplumsal bütünlük ve istikrarı güvence altına almış , ordu ise iç düzeni sağ lamış tır.

Ancak toplumda iki farklı dünya görüş ünün bir arada bulunması kaç ınılmaz olarak sürtüş me yaratmaya devam edecek ve Türk siyasetine yeni bir soluk getirecek.

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 53

gelecek on yıllar iç in bağ lamı tanımlayacak. Ne dini muhafazakarlığ ın ne de
laikliğ in ortadan kalkması istenmeyecek; her ikisi de sosyolojik olarak derin köklere sahiptir ve kısa vadede hiç birinin diğ erine tamamen üstün gelmesi beklenemez.
Rekabet halindeki değ er sistemlerinin bir arada bulunması, gerilim yaratırken aynı zamanda Türk toplumunun doğ ası gereğ i ç oğ ulcu ve ç ok kültürlü bir yapıya sahip olduğ unu da göstermektedir; öyle ki, ister dinsel ister dini olsun, otoriter bir sistem kurma giriş imini tasavvur etmek zordur. laik doğ a – baş arılı olabilir. Ancak yine de dini muhafazakarlık ş üphesiz üstünlüğ e sahip ve 1950’lerden bu yana olan tarihsel eğ ilim de kesinlikle onun tarafında.
2007’deki seç im zaferi, AKP’nin, İ sveç sosyal demokratları veya Alman Hıristiyan demokratlarınınkine benzer, egemen parti olarak bir iş levi yerine getireceğ ini gösterdi. Bu partiler güç lerini sırasıyla sosyalist ve dindar muhafazakarlardan oluş an geleneksel ç ekirdeklerinin ötesine ulaş ma yeteneğ i üzerine kurdukları gibi, İ slami muhafazakarlar da büyük ölç üde Türk siyasetinin sol-sağ ayrımını
uzlaş tırmayı baş ararak muhafazakar ve liberal görüş lü seç menlere hitap ettiler. ve sosyal demokrat eğ ilim aynı. Ancak bu, sürekli baş arılı bir yönetim geç miş ine bağ lı olan bir ç ekiciliktir. Tıpkı on yıl önce merkez sağ ın baş ına geldiğ i gibi,
İ slami muhafazakarlar da bir noktada kaç ınılmaz olarak siyasi aç ıdan yıpranacaklar. Merkez sağ döneminde olduğ u gibi AKP kadroları arasında da yaygın olan yolsuzluğ un kadroların imajını zedelemesi beklenebilir.

Gerç ekten de son dönemde yolsuzluğ un boyutlarının ortaya ç ıkması AKP’nin kamuoyu yoklamalarındaki konumunu etkilemedi. Ekonomik sıkıntıların bedelini mutlaka ödeyeceğ i kesin ve bunun en geç önümüzdeki on yıl iç inde gerç ekleş eceğ i neredeyse kesin. Bu, teorik olarak, Türk siyasetinin geleneksel olarak baskın gücü
olan merkez sağ ın geri dönüş ü iç in bir fırsat yaratacaktır.

Ancak böyle bir geri dönüş , uzun vadeli toplumsal ve ideolojik eğ ilimlerden dramatik bir kopuş anlamına gelmeyecektir; zira merkez sağ ın kendisi, dini aç ıdan daha muhafazakar bir toplumun yolunu aç mada etkili olmuş tur. Avrupa tipi tamamen laik bir liberalizm Türkiye’de hiç bir zaman ortaya ç ıkmayı baş aramadı.
AKP, her ne kadar İ slam’ın daha güç lü bir tonuyla da olsa, tüm niyet ve amaç larla merkezin vekili haline gelmiş ken,

Machine Translated by Google

54 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

Sağ gelenekte, Türkiye’nin demokratik denkleminde eksik olan ş ey, inandırıcı bir ş ekilde yönetmeyi arzulayan bir merkez soldur.
Merkez sol alternatif olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), en azından geç ici olarak ideolojik olarak yoldan ç ıktı; İ slamcı muhafazakarlar yüzünü Avrupa’ya ç evirirken ş aş kın sosyal demokratlar, CHP’nin yaklaş ık bir yüzyıldır destekç isi olduğ u Batı odaklı geleneğ i terk etti. CHP laiklik ile Batı karş ıtlığ ının birlikteliğ ine sığ ındı. Aslında ikincisinin ç ekiciliğ i sınırlıdır, 2007 seç imlerinin de kanıtladığ ı gibi. Merkez solun geleneksel seç men kitlesi olan kentli orta sınıf, doğ ası gereğ i Batı yanlısıdır. CHP’nin geleneksel rotasından ideolojik olarak sapmasının anlık olabileceğ ine dair iş aretler var; Sosyal demokratlar arasında merkez solun Avrupa’yla barış ması ve yenilikç i ve uygulanabilir sosyal ve ekonomik politikalarla daha geniş kitlelere ulaş manın yollarını bulması gerektiğ ine dair giderek artan bir farkındalık var. Aslında CHP’nin geç miş i gelecek aç ısından ümitsiz değ il: Parti, 1950’de Türkiye’nin demokrasiye geç iş ine yön verirken ve yine 1970’lerde liberal bir liberal olan Avrupa sosyal demokrasisine uyum sağ ladığ ında kendisini yeni koş ullara adapte etti. o noktada hareket edin.

Sivil laiklik, Avrupa tipinde potansiyel, modern sol ve/veya liberalizm, hatta Türkiye’nin demokratikleş mesi aç ısından henüz yararlanılmamış bir kaynak olmaya devam ediyor. Çoğ unluğ u askeri yönetime karş ı olan laik orta sınıfın ideolojik eğ ilimleri, Atatürk mirasına sahip ç ıkmanın demokrasiye karş ı ç ıkmakla eş değ er olduğ u varsayımını
ç ürütüyor.

Ordu ile İ slami muhafazakarlığ ın olası bir uzlaş ması, daha az liberal bir Türkiye hayaletini gündeme getiriyor. Bunun tersine ve iyimser bir bakış aç ısıyla bakıldığ ında, İ slami muhafazakarların ideolojik olarak her ş eyi kucaklayıcı, dolayısıyla ılımlı olma arzusu ile sivil, anti-otoriter laikliğ in güç lenmesi, demokratik uzlaş ma ihtimalini sunmak üzere birleş iyor gibi görünüyor.

Ancak İ slami muhafazakarların sicili ve ş u ana kadar yaptıkları fiili iş ler pek cesaret verici değ il. Sonuç ta bu, İ slami muhafazakarlıktan, dini özel alana havale ederek İ slam’ın
karş ısına ç ıkan sekülerizmin koruyucusu olmasını beklemek iç in biraz fazla ş ey
beklemektir. AKP lideri Recep Tayyip Erdoğ an gerç ekten değ iş miş olabilir, artık “demokrasi” diye düş ünmüyor.

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 55
Hedefimize vardığ ımızda indiğ imiz bir otobüstür”. Ancak laikliğ i “yeniden tanımlama” giriş imleri ve sekülerleş meyi “toplumsal bir travma” olarak tanımlamanın gösterdiğ i gibi, İ slami muhafazakarların, demokratik evrimin onsuz olamayacağ ı bu kavramsal sıç ramayla barış madan önce kat edecekleri uzun bir yol var. olası.

Türkiye’nin laiklik deneyimini perspektife oturtmak iç in, Batı deneyiminin kendisinin, yani dört yüzyıl önce Batı’da siyasal teolojiye karş ı entelektüel baş kaldırının yarattığ ı dünyanın kırılganlıktan muzdarip olduğ u öne sürülüyor: “Batı, öyle görünüyor ki, Teokrasilerin aramızda ortaya
ç ıkabileceğ ini hayal bile edilemez hale getiren bir tür tarihi dönüm noktasını geç tik. Öyle olsa bile, dünyamız kırılgandır; siyasi toplumlarımızın yerine getirmediğ i sözler yüzünden değ il, siyasi
düş üncemizin vermeyi reddettiğ i sözler yüzünden”, diye yazıyor Columbia akademisyeni Mark Lilla,
Batı sekülerizminin tarihine dair beğ enilen aç ıklamasında. 31 Lilla, politik teolojinin baş tan
ç ıkarıcılığ ının, yani tüm insan yaş amını Tanrı’nın yetkisi altına alma arayış ının ç ok eski ve evrensel olduğ unu hatırlatır. Eğ er Batı’nın siyasi ilkelerin gerekç esi olarak ilahi vahiyden feragat etmesi, devamı kesin olarak kabul edilemeyecek bir deneyimse, siyaseti yalnızca insan terimleriyle düş ünme geleneğ inin olduğ u Müslüman bir bağ lamda gerç ekleş en bir laiklik deneyiminin olasılığ ı aç ıktır. eksikse, loş görünecektir.

31 Lilla, s. 6-7.

Machine Translated by Google

Dış İ liş kiler ve Jeopolitik

Onlarca yıldır Batı ittifakının güneydoğ u sınırını koruyan Türkiye, Soğ uk Savaş ‘ın sona ermesinden bu yana stratejik kimliğ ini yeniden tanımlama sorunuyla karş ı karş ıya kaldı. Orta Avrupa’dan Arabistan’a kadar savaş alanlarında kan kaybından ölen bir imparatorluktan geriye kalanlardan oluş turulan cumhuriyet, hayatta kalmaya öncelik vermiş ve yabancı maceralardan uzak durmayı inancının temel
ş artı haline getirmiş ti. Kemal Atatürk “Türk milleti imkansız hayallerin peş inde yeterince fedakarlık yaptı” dedi.
Soğ uk Savaş ‘ın sona ermesinden bu yana Türk stratejik düş üncesi yine de sınırların ötesine geç ti. İ mparatorluk mirası yeniden değ erlendiriliyor. Aslında dış politika ile iç politika etkileş im halindedir; Osmanlı emperyalizmini yeniden değ erlendirmek, cumhuriyeti değ ersizleş tirmekle eş değ erdir. Cumhuriyetin Türk halkını İ slam dünyasındaki doğ al nüfuz alanından mahrum bırakması, Kemalist mirasla hesaplaş mak isteyenler iç in adeta bir inanç meselesi haline geldi. Örneğ in siyaset bilimci Deniz Ülke Arıboğ an, cumhuriyetin “buhranlı”
olduğ unu, Türkiye’nin imparatorluğ unun kaybının yasını doğ ru düzgün tutmasına hiç bir zaman izin verilmediğ ini savunuyor.32
Cumhurbaş kanı Süleyman Demirel’in deyimiyle “Adriyatik’ten Çin’e uzanan” bir Türk dünyası vaadi, Sovyetler Birliğ i’nin dağ ılmasıyla Orta Asya’daki Türk devletlerinin bağ ımsızlığ a kavuş masıyla Türkiye’yi heyecanlandırdı.
Kısa ömürlü bir rüya olduğ u ortaya ç ıktı. Ancak bugün Osmanlı mirasının Türkiye’ye “stratejik derinlik” sağ ladığ ına inanılıyor – bu terim Türkiye bağ lamında Baş bakan Recep Tayyip Erdoğ an’ın dış politika danış manı Ahmet Davutoğ lu tarafından ortaya atıldı, ancak Pakistan tarafından son on yılda daha az baş arıyla kullanıldı.
Özellikle Müslüman Ortadoğ u’da.

Jeopolitik dinamikler bir bakıma kalıcıdır ve kendini yeniden ortaya koymaya devam etmektedir: Anadolu (Türkiye’nin büyük bir kısmını oluş turur) antik İ pek Yolu’nda bir aracıydı ve bugün bir kez daha bu rol üstleniyor.

32 İ smail Küç ükkaya, ed., Cumhuriyetimize Dair, Aş ina, 2008, s. 205.

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 57
Değ erli emtiaların Doğ u’dan Batı’ya geç iş i, bu sefer enerji geç iş yolu olarak. Dış güç lerin Türkiye Cumhuriyeti’ne bakış aç ısı ve ona verdiğ i önem, uluslararası politikanın konjonktürlerine göre farklılık gösterme eğ iliminde olmuş tur. 11 Eylül’ün ardından Batılı politika yapıcılar ve gözlemciler, Türkiye’nin Avrupa ile Müslüman dünyası arasında bir “köprü” olduğ unu varsaymaya baş ladı; bu da Türkiye’nin bir model olma potansiyeline sahip
olduğ u anlamına geliyordu; Orta Doğ u’daki diğ er Müslüman ülkeler iç in İ slam ve demokrasi.

Bunun, Müslüman Orta Doğ u ülkelerinin doğ al olarak Türkiye’yi ilk etapta bir rol model olarak görmeye eğ ilimli olduğ unu varsayan entelektüel teorileş tirmenin, hatta hüsnükuruntunun bir ifadesi olduğ u ileri sürülebilir.

Soğ uk Savaş sırasında Türkiye’nin kültürüne ve dini bağ lılığ ına özel bir ilgi gösterilmemiş ti. O dönemde Batı’da Türkiye’yi tanımlamak iç in “Müslüman demokrasi” tabiri hiç bir zaman kullanılmamış tı. Kültürel ve dini hususlar, Batı ittifakının gücünü Türkiye’nin de dahil edilmesiyle güvence altına almaya yönelik stratejik zorunluluk karş ısında ikinci planda
kalmış tı.
Böylece, AET ve Türkiye 1963’te Ankara anlaş masını imzaladığ ında, Türkiye geleceğ in Avrupa Birliğ i’nin potansiyel bir üyesi olarak kabul edildi. Hatta 1978’de Türkiye’ye Yunanistan ile birlikte Avrupa Topluluğ u üyeliğ i bile teklif edildi. Türk hükümeti tarihi fırsatı kaç ırdı.
Türkiye 1987’de AT üyeliğ ine baş vurduğ unda stratejik eğ ilim bu perspektiften ç ekilmiş ti. Türkiye, 1989’da Avrupa Topluluğ u’nun soğ uk tavrıyla karş ılaş tı. Baş langıç ta Sovyetler Birliğ i’nin ç öküş ü Batı’da, Türkiye’nin Batı iç in stratejik değ erinin ç oğ unu kaybettiğ i varsayımını doğ urdu. Bu düş ünce ilk olarak Körfez Savaş ı’yla ve kesinlikle El Kaide’nin ABD’ye saldırısıyla parç alanacaktı. Artık Türkiye’ye yenilenmiş bir stratejik, aynı zamanda kültürel ve ideolojik önem atfedildi. Bir kez daha önemli bir Batı müttefiki olarak görülüyordu, ama artık Müslüman kimliğ i nedeniyle.

Türkiye’nin coğ rafi konumu, dış politika ve güvenlik politikasının yürütülmesini herhangi bir Türk hükümeti iç in zor bir görev haline getirmektedir. Batılı emelleri, Amerika Birleş ik Devletleri ve Avrupa Birliğ i ile iliş kilerini ulusal ç ıkarlarının merkezi haline getirdi; Bu arada Türkiye ç ok ç eş itli sorunlarla uğ raş mak zorunda kaldı.

Machine Translated by Google

58 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

Sürekli istikrarsızlaş an komş uluğ undaki bölgesel sorunlar Gerç ekten de Türkiye üç istikrarsızlık yatağ ının arasında yer alıyor: Orta Doğ u, Kafkaslar ve Balkanlar ve bu nedenle Yunanistan’la Kıbrıs anlaş mazlığ ıyla uğ raş mak zorunda kaldı. Bu karmaş ıklık, Türkiye’yi proaktif bir aktörden ziyade reaktif bir aktör haline getirme eğ iliminde olduğ undan, Türkiye’nin gelecekteki dış iliş kilerinin ve jeopolitik durumunun tahmin edilmesini oldukç a zorlaş tırmaktadır. Bununla birlikte, Türk dış iliş kilerindeki uzun vadeli eğ ilimlere dayanarak bazı ana eğ ilimler tahmin edilebilir.

Batı’da mı kalacaksınız?
Türkiye’nin dış iliş kileri iki temel ikili iliş kiye dayanmaktadır: ABD ve AB ile olan iliş kiler. Türkiye’nin Orta Doğ u ve Türk dünyası ile olan bağ lantıları önem kazanırken, Batı yönelimi Türk dış politikasının en önemli yönü olmaya devam ediyor.

Stratejik Temel: ABD ile İ liş kiler Altmış yıldır ülkenin stratejik
temelini oluş turan Türkiye-ABD iliş kileri, her iki ülkedeki siyasi değ iş imlere rağ men sağ lam kalan güç lü ordu-asker bağ ları üzerine inş a edilmiş tir. Karş ılıklı iliş kilerde son yıllarda yaş anan en kötü gerilemelerden birine rağ men bu iliş ki bugün de önemini koruyor. Türkiye, 1950’lerden bu yana NATO ittifakı iç inde ABD’nin önemli bir müttefiki olmuş tur. Kıbrıs meselesi, 1964’te ABD’nin Türkiye’nin adaya müdahalesini durdurmasıyla
ve 1974’te Türkiye’nin müdahalesinin ardından Amerikan silah ambargosunun uygulanmasıyla gerilimlere neden oldu. Ancak ABD ile Türkiye arasında ş imdiye kadarki en ağ ır krize neden olan da Irak’tır. Yeni seç ilen AKP hükümetinin 1 Mart 2003’te yaklaş makta olan Irak
savaş ında kuzey cephesi aç acak bir karar tasarısını geç irememesi, ABD-Türkiye iliş kilerinin donmasına neden oldu. AKP, bir kararı yürürlüğ e koymak iç in meclis ç oğ unluğ unu ve parti disiplinini kullanmak yerine, milletvekillerinin serbestç e oy kullanmasına izin vererek tedbirin baş arısız olmasına yol aç tı. Türk ordusunun kararsızlığ ı Washington’la bağ larını da
kötüleş tirdi. Sonuç olarak Türkiye, Amerika’nın Irak’taki savaş ının gidiş atı ve bu ülkedeki durum üzerinde gelecek yıllardaki olası nüfuzunu kaybetmiş ve dolayısıyla Kuzey Irak’ta geliş en durumu etkileme olasılığ ından vazgeç miş tir. Aslında AKP hükümeti iki arada kalmış tı.

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 59
bir yanda stratejik değ erlendirmeler ve temel olarak iki konuya odaklanan tabanının duyguları: Müslüman bir ülkeye yapılan saldırıya karş ı ılımlı İ slamcı tabanının muhalefeti, etnik Kürt üyelerinin Türkiye’deki askeri varlığ ına karş ı muhalefetiyle kesiş iyordu. Kürt nüfusun yoğ un olduğ u Kuzey Irak.

Irak savaş ı ve bunun Türkiye’nin ekonomisi ve güvenliğ i üzerindeki etkisi, Türkiye’de Amerikan karş ıtlığ ının patlamasına yol aç an baş lıca faktördü.
Türkiye 1990’larda dramatik bir değ iş im yaş adı; bir zamanlar Amerika Birleş ik Devletleri’ne yönelik oldukç a yüksek olumlu görüş ler tek haneli rakamlara düş tü. Bu, “kusursuz fırtınanın” eş değ erinin sonucuydu, ç ünkü tüm ana siyasi güç ler ç ok farklı nedenlerle Amerikan karş ıtı görüş ler geliş tirdiler. İ slamcılar, Irak’taki savaş tan ve ABD’nin genel ç atış macı dış politikasından dehş ete düş müş lerdi; Türklerin ç oğ u PKK’nın yeniden canlanmasına ve artan askeri ve sivil kayıplara rağ men Amerika’nın bu konuda Türkiye’ye yardım etme konusundaki isteksizliğ ine öfkeliydi; laikler ve milliyetç iler ise Washington’un ılımlı İ slamcı hükümete verdiğ i desteğ e öfkeliydi. Bununla birlikte, daha ayrıntılı anketler, Türkler
tarafından en ç ok kınanan ş eyin Amerika’dan ziyade Amerikan politikaları olduğ unu gösteriyor; bu da Amerika’nın Türkiye’deki notunun farklı siyasi koş ullar altında kolaylıkla toparlanabileceğ i anlamına geliyor.33 Aslında ABD’nin 2008 baş larında Irak’taki Türk askeri operasyonlarına verdiğ i destek, hem iliş kilerde hem de Amerika algısında gözle görülür iyileş meler sağ ladı.

Önümüzdeki on yılda ABD-Türkiye iliş kileri muhtemelen geç tiğ imiz on yıllardaki ana yolu izlemeye devam edecek. İ liş kilerin ç ökmesi pek mümkün görünmüyor. Türk ordusu ABD ile ittifaka sıkı sıkıya bağ lı kalmayı sürdürüyor ve Türkiye’nin temel stratejik yönelimine meydan okumanın iktidara giden yolu tıkadığ ının takdir edilmesi, İ slamcı muhafazakarların ideolojik- taktik evriminde belirleyici oldu. Ancak toplumun artan İ slamileş mesi kaç ınılmaz olarak Türkiye’nin genel olarak Batı’dan kültürel olarak yabancılaş masına yol aç acak ve bunun olası stratejik yansımaları da olacaktır. ABD ile Avrupalı müttefikleri arasındaki özel iliş kiyi ayakta tutan ortak değ erler ortak zemini, bu durumda ABD-Türkiye iliş kilerinde giderek daha fazla eksik kalacak. Bu, muhtemelen kalıcı olmasına rağ men iliş kiyi kuracak ve

33 İ hsan Bal, “ABD’nin Türkiye’deki Amerikan Karş ıtlığ ına Öfkesi”, Journal of Turkish Weekly, 11 Nisan 2005. [http://www.turkishweekly.net/editorial.php?id=11]

Machine Translated by Google

60

Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

Stratejik anlamda soğ umaya gerek yok, karş ılıklı yanlış anlaş ılmalara ve gerilimlere karş ı daha savunmasızız. Hem Irak hem de Gürcistan’daki son savaş , Türkiye’nin önceliklerinin ve hassasiyetlerinin ABD’ninkinden ne kadar farklı olabileceğ inin örnekleridir; Bu aç ıdan Türkiye, ABD’nin diğ er Avrupalı müttefiklerinden farklı değ il. Uzun vadede stratejik iliş kiyi zayıflatmasa da karmaş ıklaş tırma riski taş ıyan ş ey, daha ziyade Türk toplumunun farklı kültürel yönelimidir. Aslına bakılırsa, Türkiye’deki sosyo-politik eğ ilimler bir paradoks sunuyor: Toplumun sosyolojik ve kültürel olarak Batı kültüründen en uzak kesimleri
-İ slami muhafazakarlar-, daha önce de belirtildiğ i gibi, ABD’nin öncülük ettiğ i
küreselleş meden yararlananlar ve dolayısıyla Geleneksel olarak Batı’ya yönelen laikler, Amerika ve Avrupa’nın AB’ye verdiğ i destek sonucunda ABD’den (ve AB’den) uzaklaş ırken, en azından kısa vadede siyasi olarak Batı yanlısı olmaya eğ ilimliler.
İ slam muhafazakarları. Ancak uzun vadede Türkiye-ABD iliş kilerine İ slami muhafazakarlığ ın hakimiyetinden ziyade laik cumhuriyet, Türkiye’nin kültürel Batılılaş masının devam etmesini gerektireceğ i iç in daha öngörülebilir bir istikrarlı zemin sağ layacaktır.

Türk-Amerikan iliş kilerindeki en önemli joker bölge elbette Orta Doğ u’dur. Irak meselesi, dalgalanmanın oradaki iç durumu sakinleş tirmeyi baş armasından bu yana bir miktar geriledi. Bununla birlikte, gelecekte Irak’ın dağ ılması ve Kuzey Irak’ta potansiyel bağ ımsız bir Kürt devletinin ABD ile Türkiye’yi yeni gerilimlere sürükleyeceğ i kesindir. Daha da önemlisi, İ ran sorunu ve nükleer silah programı, aş ağ ıda tartış ılacağ ı üzere Türkiye’nin güvenliğ ine ve ABD ile iliş kilerine ciddi ş ekilde zarar verebilir.

Avrupa Rüyası
Türkiye’nin AB üyeliğ i umutları 2000’li yılların baş ında canlanırken, Brüksel’in Ankara’nın ana yönelimi olarak Washington’un yerini alması ihtimali canlı bir
ş ekilde tartış ıldı. Ancak Türkiye’nin AB’ye katılımının aç ık bir soru olarak kaldığ ının ve bu sorunun en iyi ihtimalle hantal ve uzatılması muhtemel olduğ unun
anlaş ılması, bu ihtimalin yakın gelecekte gerç ekleş mesinin muhtemel olmadığ ı anlamına geliyor. Hem Türkiye’de hem de AB’de katılımın güç lü karş ıtları önemli konumlara sahip. En önemlisi Fransa ve Almanya’nın Türkiye’ye karş ı güç lü güç leri var.

Machine Translated by Google

‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 61

üyelik; Türkiye’de, AB’ye katılımın, Türkiye’nin egemenliğ inin büyük bir kısmının Brüksel’e devredilmesi anlamına geldiğ i gerç eğ inin farkındalığ ı artıyor; bu, Ankara’daki hem sivil hem de askeri ç evreler arasında kesinlikle hoş karş ılanmayan bir ihtimal. Özellikle neo-milliyetç i ç evrelerde artan ve bazen paranoyak bir Avrupa karş ıtlığ ı, Amerikan karş ıtlığ ıyla paralellik gösteriyor.
Ancak hem ekonomik hem de siyasi aç ıdan Türkiye’nin Avrupa’ya gerç ekç i bir alternatifi yok. Alternatif takımyıldızlara iliş kin fikirler periyodik olarak gündeme getiriliyor; 1990’larda Türk Birliğ i’nden bahsedilmeye baş landı ve Erbakan’ın
İ slamcıların liderliğ indeki hükümeti, AB yerine Müslüman devletlerin birliğ ini önerdi. Daha sonra ç eş itli milliyetç i gruplar, bazen Amerika ve İ srail’le, bazen de Rusya ve
İ ran’la alternatif stratejik ittifaklar önerdiler. Ancak gerç ek ş u ki, Türkiye ekonomisi büyük ölç üde Avrupa’ya bağ ımlı; ithalatının ve ihracatının yaklaş ık yarısı onu AB’ye bağ lıyor.
Avrupa ile entegrasyon siyasi aç ıdan da sadece dış politikayla ilgili bir konu değ il, aslında Türkiye’nin Avrupalı bir güç olarak kimliğ iyle de ilgili bir konu.

AKP’nin en büyük baş arılarından biri İ slami hareketin Avrupa karş ıtı bagajından kurtulması oldu. AKP önceki merkezci hükümetin ç izdiğ i reform yolunu sürdürdü ve bu yolu izledi.
Bununla birlikte, AKP’nin Avrupa’ya uyum reformlarına yönelik coş kusu 2004 sonu itibariyle zaten azalmış tı. Hem AB’de hem de Türkiye’de iliş kileri raydan ç ıkarabilecek ç ok sayıda geliş me göz önüne alındığ ında, Türkiye’nin AB ile iliş kilerinde izleyeceğ i yol belirsiz. Türkiye’nin AB üyeliğ inin kaç ınılmaz bir sonuç olmadığ ı sonucuna
varmak yanlış olmaz. Mevcut müzakerelerdeki olası birkaç son durumdan biri olmasına rağ men, Türkiye’nin veya AB’nin katılım müzakerelerini kesmeye karar vereceğ i ve sonuç ta baş ka bir iliş ki biç imine yol aç acağ ı senaryoları hayal etmek tamamen akla yatkındır.
En gerç ekç i ş ekilde söylemek gerekirse, hem Türkiye hem de AB önümüzdeki yarım on yılda kendi iç sorunlarıyla (AB’nin yönetilemezliğ i ve Türkiye’de tekrar eden muhtemel rejim krizi) uzlaş mak iç in oldukç a fazla zaman harcayacak. Ancak önümüzdeki on yılın ortalarına doğ ru Türkiye-Avrupa iliş kilerinin en muhtemel sonucu muhtemelen görünür hale gelecektir. Ş u anda en olası senaryo, Türkiye’nin on yıl iç inde AB üyeliğ ine doğ ru ilerleme ihtimalinin devam edeceğ i ve

Machine Translated by Google

62

Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

Avrupa ile daha yakın iliş kiler iç erisinde olacak ancak hâlâ üyeliğ e ulaş mış olmayacak. Aynı derecede akla yatkın bir senaryo da, üyelik seç eneğ inin fiilen dış landığ ı ancak her iki tarafın da aç ıkç a medeni bir iliş ki sürdürmeye devam ettiğ i, ç ok daha soğ uk ve sert bir iliş kidir. Üç üncü bir senaryo ise (iliş kilerin tamamen bozulması ve Türkiye’nin Avrupa’dan uzaklaş ması) mümkün ancak pek olası değ il.
Son on yılda Türkiye Yunanistan’la iliş kilerinde ciddi gerilimler yaş adı. Türkiye’nin 1974’te Kıbrıs’a müdahalesiyle Yunan-Türk savaş ı ancak ABD’nin son dakika müdahalesiyle önlendi. 1996’da Ege Denizi’nde yaş anan bir olay neredeyse silahlı ç atış maya dönüş müş tü. Ancak 1990’ların sonundan bu yana iliş kiler önemli ölç üde geliş ti, ancak ç özülmemiş Kıbrıs sorunu bir komplikasyon olmaya devam ediyor.
Kıbrıs’ın Kıbrıs Rum yönetimindeki kısmının 2004 yılında AB üyeliğ ine katılmasıyla birlikte, geleneksel Türk tutumuna meydan okunmaya baş landı. Kıbrıs Türk nüfusunun ç oğ unluğ u, Kıbrıslı Rumları AB vatandaş ı yapacak bir federasyonda bir araya gelme arzusunu dile getirdi. Türkiye’deki güç lü güç ler, özellikle de Türk ordusu, iddia edilen stratejik nedenlerden dolayı ama aynı derecede milliyetç i ve duygusal bağ lılıktan dolayı Kıbrıs’ın “teslim olmasına” karş ı ç ıkıyor. Konunun ordu aç ısından sembolik önemi göz ardı edilmemelidir; Daha önce de belirtildiğ i gibi, yüksek rütbeli generallerin 2004 yılında BM’nin adayı birleş tirme planına uygun hareket ederek AKP hükümetini devirmeyi planladıkları bildirildi. Ancak Türkiye’nin, adada bir tür
askeri varlığ ını sürdürmesine izin verilmesi koş uluyla, sonuç ta Kıbrıs’ın birleş mesine razı olması muhtemeldir.

Doğ uya mı yöneliyorsunuz?
Soğ uk Savaş ın sona ermesi Türkiye’yi ç ok daha az tahmin edilebilir bir mahalleye fırlattı. Türk diplomatların 1990’ların baş ında söylemekten hoş landığ ı gibi, 1980’lerin sonundaki en öngörülebilir ve istikrarlı sınırları Irak ve Sovyetler Birliğ i ile olan sınırlardı; her ikisi de sonraki yıllarda büyük baş belası haline geldi. Soğ uk Savaş sırasında Türk dış politikası yalnızca komünizmin kontrol altına alınması zorunluluğ u tarafından belirleniyordu.
Türkiye kendisini Ortadoğ u’dan ve Asya’dan izole etmedi. 1938 gibi erken bir tarihte Doğ u’yla dostane iliş kiler arayış ında olan Türkiye,

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 63
Saadabad saldırmazlık anlaş masını imzalayan ülkeler (İ ran, Irak ve Afganistan ile birlikte). 1954’te Pakistan’la karş ılıklı iş birliğ i anlaş ması imzaladı. 1955’te Irak, İ ran, Pakistan ve Birleş ik Krallık ile birlikte Bağ dat Paktı’nı (daha sonra adı CENTO olarak değ iş tirildi) imzaladı. Ancak CENTO’nun genel olarak komünizmi kontrol altına alma hedefi vardı. Soğ uk Savaş ‘ın sona ermesiyle birlikte Türkiye, Doğ u’ya, Orta Doğ u devletlerine, Orta Asya ve Kafkasya’ya ve Rusya’ya yönelik daha aktif ve farklı politikalar geliş tirmek zorunda kaldı. Bu vektörlerin Türk dış politikasının hakim batı yönelimine hiç bir ş ekilde meydan okuması
muhtemel değ ildir; ancak geç tiğ imiz on yılda olduğ u gibi bunların göreceli önemi de muhtemelen artacaktır.

Ortadoğ u’nun Dönüş ü Onlarca
yıl boyunca Türk dış politikası ve ulusal güvenlik kurumu, Türkiye’nin ç ıkarlarına en iyi
ş ekilde Orta Doğ u meselelerinde savunmacı bir duruş la hizmet edileceğ ini varsaydı. Bir Türk milletinin bağ ımsız varlığ ının sorgulanmasıyla sona eren imparatorluk deneyimi, cumhuriyetç i Türkiye’yi özellikle bölgeye yönelik dış politika maceracılığ ına karş ı temkinli hale getirmiş ti. Bu temkinli duruş un, Türkiye’nin Suriye sınırının Demir Perde’nin Avrupa’ya uzanan bir uzantısı olarak iş lev gördüğ ü soğ uk savaş ın büyük bölümünde sürdürülmesi mümkün oldu. Ancak o zaman bile Türkiye, Orta Doğ u’da komünizmin kontrol altına alınmasına yönelik ittifaklar ağ ının önemli bir unsuruydu. Ama asıl kültürel

Cumhuriyetin Batı’ya yönelmesi ve siyasi yönelimi Ortadoğ u’yu her ş eyden ç ok bir güvenlik kaygısına dönüş türdü.
1980’li yıllara gelindiğ inde Ortadoğ u’da yaş anan olaylar daha iddialı bir politikayı zorunlu hale getirdi. İ ran devrimi, hem sembolik aç ıdan hem de İ ran’ın Türkiye’deki yıkıcı faaliyetleri göz önüne alındığ ında Türkiye’yi güç lü bir ş ekilde etkiledi. Daha da önemlisi Suriye’nin PKK’ya verdiğ i destek ve Türkiye’yi baltalamaya yönelik ç abaları göz ardı edilemez. Körfez savaş ı, temelde yeni bir meydan okumayı ima ediyordu; Baş kan Turgut Özal, üst düzey yöneticilerinin geleneksel olarak ihtiyatlı tavsiyelerine karş ı ABD müdahalesini destekleyerek aktif bir ş ekilde karş ılık verdi. Bu, Türkiye’yi Batı iç in önemli bir bölgesel aktör haline getirdi; pek ç ok Türk, soğ uk savaş ın sona ermesiyle bu rolü kaybedeceğ inden korkuyordu.

Özal’ın daha aktivist dış politikası o dönemde ordu tarafından beğ enilmiyordu; ancak sadece birkaç yıl sonra askeri liderliğ in kendisi bir projeye giriş ti

Machine Translated by Google

64 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

Bu Ortadoğ u’nun stratejik haritasını, Türkiye-İ srail uyumunu yeniden yazacaktır.
Bu iliş ki on yıl boyunca güç lenecek, her iki tarafa da büyük stratejik faydalar sağ layacak ve Türkiye’ye ABD’nin yerel lobicilik oyununda güç lü bir destek sağ layacaktı. Aslında bu uyum, Türkiye’nin Suriye’nin PKK’ya verdiğ i desteğ i kesmesini ve örgütü yok etmesini sağ layan önemli bir faktördü.

AKP’nin Ortadoğ u’ya kesinlikle farklı yaklaş ımı mesafeli davranmak anlamına gelmiyordu. Tam tersine, Ortadoğ u, İ slamcı muhafazakar İ slamcı hükümetin baş lıca meş guliyet alanı olmuş tur. Ancak AKP, İ srail’e odaklanmak yerine, Arap
dünyası ve İ ran ile daha önceki hükümetin yapamadığ ı veya yapamayacağ ı iliş kiler kurmak iç in İ slami kimliklerinden yararlandı. Böylece AKP, Irak’ın geleceğ i üzerindeki etkisini en üst düzeye ç ıkarmaya ç alış ırken, Suriye ile bağ ları onardı,
İ ran’la iliş kilerini geliş tirdi. 2008’de Yahudi devleti ile ezeli rakibi Suriyeli arasında arabuluculuk yapmasına izin veren belli bir samimiyeti korurken, İ srail’le iliş kiler konusunda ç ok daha az endiş e duyuyordu.

Gerç ek, Türkiye’nin gelecekteki dış politikasında Orta Doğ u’yu kilit bir unsur olarak görmek zorunda kalacağ ını gösteriyor. Özellikle Irak ve İ ran Türkiye’nin gündemine hakim konular olacak. Irak’ta, ülkenin kuzeyindeki bir Kürt varlığ ı gerç eğ iyle
uğ raş mak Ankara’nın ana kaygısı olmaya devam edecek; ç ünkü baş ka hiç bir dış politika konusu Türkiye’nin iç istikrarı aç ısından karş ılaş tırılabilir potansiyel sonuç lara sahip değ il. Burada Irak’ın bütünlüğ ünü koruma konusundaki ç ıkarı baş ta İ ran olmak üzere ülkenin diğ er komş uları tarafından da paylaş ılacak.
İ ran söz konusu olduğ unda Ankara, Tahran’ın radikalizminden ya da nükleer programından memnun değ il. Aslında İ ran’ın nükleer silahı, Türkiye’nin de nükleer yetenek arama olasılığ ını artıracaktır. Ancak AKP, belki de abartılı bir ş ekilde, bu konudaki diplomatik oyunlarda rol oynayabileceğ ine inanıyor gibi görünüyor. Ancak Tahran’ın esas olarak zaman kazanmak amacıyla oyunu oynaması muhtemel.

Mevcut gidiş at göz önüne alındığ ında, İ ran’ın nükleer hedefleri nedeniyle bölgesel bir ç atış ma ç ıkma ihtimali, önümüzdeki on yılda Türkiye’nin bölgesel güvenliğ ini etkilemesi muhtemel konuların baş ında yer alıyor. Böyle bir ç atış ma Türkiye
üzerinde 2003 Irak savaş ı öncesindeki baskıyı bile aş an ç ok büyük bir baskı oluş turacaktır. Gerç ekten de Türkiye’nin tutumu iliş kinin geleceğ ini belirleyecek

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 65
Ülkenin stratejik temeli olan ABD ile böyle bir ç atış manın sonuç ları Türkiye’yi doğ rudan vurabilir.
Türk Dünyasının Çekiş i
Sovyetler Birliğ i’nin ç öküş ünden önce Türkiye, ç oğ u “uzak kuzeni” olan Orta Asya ve Kafkasya’nın tutsak halklarını esasen görmezden geliyordu. Yalnızca aş ırı sağ cı milliyetç i MHP “dış arıdaki Türklere” güç lü bir ilgi gösterdi. Ancak Azerbaycan ve Orta Asya’daki
beş Türk devletinin bağ ımsızlığ ı, Türkiye’nin Avrupa Topluluğ u tarafından reddedilme duygusuyla örtüş tü ve Orta Asya’da kısa ömürlü coş kulu konfederasyon planlarına yol aç tı.

Ancak yurt iç inde bu konu farklı derecelerde ilgi uyandıran bir konu. Baş ta eski cumhurbaş kanı Süleyman Demirel olmak üzere merkezci güç ler, Türk dış politikasının ortaya ç ıkan bu vektörüne büyük ilgi gösterdi ve ona önemli bir gerç ekç ilik aş ıladı.
Baş langıç ta, Türkiye’nin Türk dünyasının geri kalanına kara koridoru olmadığ ı gerç eğ ini göz ardı eden, uzak Orta Asya’ya yönelik kültürel olarak kararlı bir odaklanma hakim
oldu. Ancak bu durum yavaş yavaş yerini, yakınlığ ı ve stratejik önemi nedeniyle Güney Kafkasya’ya öncelik veren ç ok daha odaklı bir yaklaş ıma bıraktı. Bu, Türk olmayan bir ülke olmasına rağ men Türkiye’nin Azerbaycan’a eriş im yolunu oluş turan Gürcistan’a daha fazla ilgi gösterilmesi anlamına geliyordu. Doğ u-batı ulaş ım ve enerji koridorunun inş ası, büyük ölç üde Demirel’in, Azerbaycan’dan Haydar Aliyev ve Gürcistan’dan Eduard
Ş evardnadze ile birlikte 1990’larda yürüttüğ ü üç lü Türkiye-Azerbaycan-Gürcü ortaklığ ının bir sonucudur. Bu baş arı, Türkiye’yi pratikte bölgede önde gelen bir Batılı güç haline getirdi. Aslında o dönemde Güney Kafkasya’daki “Batı” üç güç ten oluş uyordu: Amerika, Türkiye ve Avrupa, kabaca bu etki sırasına göre.

Ancak İ slami güç ler, merkezci güç lerin bu bölgelere yönelik gösterdiğ i coş kuyu hiç bir zaman paylaş madı. Üstelik bu hem Erbakan yönetimindeki orijinal İ slamcılar iç in hem de Erdoğ an yönetimindeki ılımlı İ slamcılar iç in geç erli.
Kendilerini etnik olduğ u kadar dini de tanımlayan bu kiş iler, Orta Asya ve Kafkaslar’daki daha az dikkatli “Sovyet” Müslümanlara kıyasla, genellikle Orta Doğ u’nun “gerç ek” Müslümanlarına daha fazla yakınlık gösteriyorlar. Aslında Ortadoğ u’ya Kafkasya’dan ç ok daha büyük bir ilgi var.

Machine Translated by Google

66

Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

AKP’nin dış politikasında Orta Asya görülüyor. Türkiye’nin gönülsüz tepkisine yol aç an 2008 Gürcistan savaş ı bunun bir örneğ idir.
Türkiye, Güney Kafkasya ve Orta Asya bölgelerinde büyük ekonomik ve siyasi nüfuz potansiyeline sahiptir. Bununla birlikte, bu, büyük ölç üde mevcut hükümetin göreceli
ilgi eksikliğ inden kaynaklanan, yerine getirilmemiş bir potansiyel olmaya devam ediyor; Avrupa, Irak ve Kıbrıs gibi daha öncelikli konuların ç okluğ u göz önüne
alındığ ında belki de bu anlaş ılabilir bir durumdur. Buna göre son deneyimler, Hazar bölgesindeki Türk politikasının yalnızca enerji alanında değ il, öncelikle Batı ile koordine edilmesi halinde etkili ve etkili olabileceğ ini göstermiş tir. Buna karş ılık, bölgede Rusya’yla anlaş ma fikriyle flört etmek baş arısızlıkla sonuç lanacak. Bunun nedeni Rusya’nın Güney Kafkasya’da aç ıkç a Rus egemenliğ ini amaç layan bölge planlarında Türkiye’ye ç ok az yer verilmesi, buna karş ılık Türkiye’nin Batı stratejilerinde önemli bir rol oynayabilmesidir.

Bu gerç ekliğ e rağ men 2008 yılında Gürcistan’da yaş anan savaş , Türk liderlerin Batı ile politikalarını koordine etme yönünde hiç bir ş ekilde iç güdüsel bir tepki hissetmediklerini gösterdi. Aslında Baş bakan Erdoğ an, savaş ın ortasında can
ç ekiş en Kafkas İ stikrar Paktı fikrini (hızla daha az zorlayıcı bir Giriş im olarak yeniden adlandırıldı) yeniden canlandırdığ ında, önerilen yapı Güney Kafkasya’nın üç devletini, Türkiye’yi ve Rusya’yı kapsayacaktı. . Bölgeye yönelik bir istikrar mekanizmasına iliş kin daha önceki tekliflerde yer almasına rağ men ne İ ran, ne AB ne de ABD Türkiye’nin hesaplamalarında yer almıyordu; Batılı sözcüler ise bu giriş imin kendileriyle
görüş ülmediğ ini aç ıkç a ifade etti. Doğ al olarak bu, Batılı baş kentlerde kaş ları kaldırdı; ç ünkü bu, Moskova’yı uzlaş tırarak Türkiye’nin ç ıkarlarını kurtaran bariz saldırgan Rus politikalarına karş ı itaatkar bir tepkiyi gösteriyor gibi görünüyordu. Bu durum, Güney Kafkasya’da, AKP hükümetinin Batı’nın Kafkasya’ya yönelik politikalarında öncü bir rol oynamaktan saptığ ı, bunun yerine ş imdiye kadar İ ran’a ayrılmış bir rol olan Rusya’nın yanında ikinci keman oynamaya baş ladığ ı yönünde endiş elere yol
aç tı.

Rusya – Rakip ve Ortak

Türk-Rus iliş kileri, Sovyetler Birliğ i’nin ç öküş ünden bu yana büyük geliş me kaydetti. SSCB, özellikle büyük ticari iliş kiler nedeniyle baş lı baş ına bir vektör haline geliyor: Türkiye’nin Rusya ile ekonomik bağ ları Türkiye’den ç ok daha ağ ır basıyor

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 67

Türk dünyasının ekonomik ç ıkarları. Ancak Türkiye ile Rusya, 2003-07 döneminde bir yakınlaş ma yaş arken, her zaman tedirginlik yaş adılar.
Bir yandan ticari bağ lar, Erdoğ an ve Putin hükümetlerinin Amerika’nın geniş bölgedeki tasarımlarına yönelik ortak ş üpheciliğ iyle birleş iyordu. Gerç ekten de, Karadeniz’de Türkiye ve Rusya, denizin askerileş tirilmesinin önlenmesi konusunda fikir birliğ ine varıyor; bu, burada daha fazla Amerikan ve NATO varlığ ının engellenmesi anlamına geliyor.
Bu konular bazı ortak zeminler oluş tursa da, iki ülkenin temel ç ıkarlarının uyumlu olmaması nedeniyle Ankara ile Moskova arasında gerç ek bir ortaklığ ın olası olmadığ ı da aç ıkç a ortadaydı. Orta Asya ve Kafkaslar’da Moskova, Moskova’nın
ş artlarına uygun geliş mediğ i sürece Türkiye’nin anlamlı rolünü etkili bir ş ekilde
boş a ç ıkaran bir hakimiyet ve kontrol arayış ındadır. Aynı ş ekilde enerji politikasında Moskova, Hazar petrol ve doğ algaz ihracatında hakimiyetini sürdürmeyi amaç lıyor. Diğ er taraftan, Türkiye’nin Avrupa iç in bir enerji merkezi olarak iş lev görme isteğ i, doğ rudan Rusya topraklarından geç meyen Hazar enerji arzına bağ lıdır.
Bu nedenle Türkiye ve Rusya doğ rudan rakip konumundadır ve bu durum,
geliş tirilmekte olan rakip boru hattı projelerinin en bariz ş ekilde ortaya ç ıkardığ ı bir gerç ektir. Türkiye, Güney Kafkasya enerji koridoru üzerinden daha fazla miktarda enerjiyi Nabucco boru hattı üzerinden Avrupa’ya iletilmek üzere Türkiye’ye taş ıyacak Trans-Hazar boru hatlarını desteklemektedir. Rusya ise tam tersine, Hazar rezervlerini absorbe etmeye ve bunları Güney Akımı boru hattı projesi olan Nabucco’ya doğ rudan rakip üzerinden yeniden ihraç etmeye ç alış ıyor. Boğ az
geç iş i konusunda bile iki ülke ç atış ıyor: Türkiye’nin gözde projesi Samsun-Ceyhan boru hattı iken, Rusya rakip Burgaz-Dedeağ aç projesini tercih etti.
Ulusal ç ıkarlar, ülkeleri birleş tiren ortak ç ıkarların miktarı göz önüne alındığ ında, Türk-Rus iliş kilerinin muhtemelen samimi kalacağ ını ima etmektedir; ama bariz farklar göz önüne alındığ ında ç ok daha fazlası değ il.

Türkiye’nin Bölgesel ve Küresel Rolü
Türkiye’nin konumu ve büyüklüğ ü, ülkeye bölgesel ve bir ölç üde de küresel
iliş kilerde önem kazandırmakta ve bu da baş lı baş ına bir güç olma potansiyeline iş aret etmektedir. Aslında hem Batılı hem de Türk gözlemciler düzenli olarak Türkiye’ye bölgesel bir güç , hatta bazen bir ülke olarak bir rol atfediyorlar.

Machine Translated by Google

68

Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

Baş kaları iç in “model”. Bu ikinci eğ ilim yine de ç oğ u zaman ters etki yaratıyor ve Türkiye’nin güç lü yanlarını desteklemek yerine karikatürize ediyor; ABD’deki güç lü güç ler tarafından desteklenen ılımlı bir Müslüman devlet kavramı akla geliyor. Ancak önümüzdeki yirmi yılda muhtemelen 100 milyona yaklaş an nüfusu, Avrupa’nın en güç lü konvansiyonel
askeri gücü ve geliş en ekonomisiyle Türkiye, istikrarın kalesi ve ç evredeki ülkelerin kalkınması iç in olumlu bir güç olarak iş lev görecek, yeterince kullanılmamış devasa bir potansiyele sahip. Kafkasya, daha geniş Karadeniz bölgesi, Doğ u Akdeniz veya Orta Doğ u gibi bölgeler. Türkiye bir dereceye kadar bu rolü zaten oynuyor: Afganistan ve Balkanlar’da barış ı koruma ve istikrarın inş asında ve Sovyet sonrası devletlerin kalkınmasının desteklenmesinde önemli görevler üstlendi. Ancak bu potansiyel hâlâ yeterince kullanılamıyor; Dünyanın ç ok farklı bölgelerine sürekli dikkat ve uzmanlık gerektiren, Türkiye kadar zorlu bir dış politika ortamına sahip ç ok az ülke olduğ u göz önüne alındığ ında, bu bir bakıma anlaş ılabilir bir ş ey.

Aslında bu karmaş ık gerç eklik, Türkiye’nin emellerinin kırılmasına neden oluyor. Türkiye’nin bölgesel bir güç olarak potansiyeli, ancak ülkenin kendisine engel olmaya devam eden ç eş itli engelleri ç özebildiğ ini kanıtlaması durumunda geliş ebilecektir. Üç ana konu özel olarak anılmayı hak ediyor.
Birincisi, Türkiye’nin konumu fırsatlar kadar zorlukları da beraberinde getiriyor. Aslına bakılırsa, ele avuca sığ mayan sıcak noktalarla ç evrelenmiş olmak, Türk dış politikasının proaktif olmaktan ç ok reaktif olma eğ iliminden kaç amayacağ ını ima ediyor.
Aniden ortaya ç ıkan beklenmedik krizler Türkiye’yi harekete geç meye zorluyor, ancak savunulabilir uzun vadeli stratejiler tasarlamasını engelliyor; tıpkı olayların tasarlanan stratejileri hızla ortaya ç ıkarması gibi.
İ kinci olarak, ardı ardına gelen Türk liderlerin, ülkelerinin bölgesel rolünün geleceğ ine yönelik gerç ekç i bir stratejiden yoksun olduğ u görülüyor. Ülkeyi ç evreleyen birç ok farklı sıcak noktayı idare etme kapasitesinin eksikliğ i ortadadır; aslında dış politika kurumu bu zorluğ a göğ üs gerebilecek yeterli insan ve mali kaynaklardan yoksun olmaya devam ediyor. Geleneğ i gereğ i güç lü bir ş ekilde Batı’ya odaklanan Türkiye, dış politikanın doğ u vektörlerinde bu rolü oynayacak analiz ve ağ oluş turma aç ısından yeterli kapasiteyi geliş tiremedi.

Dahası, Türk liderleri ve aydın sınıfları, komplo teorilerine olan eğ ilimin yanı sıra duygusal aç ıdan da gölgelenmeye devam ediyor.

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 69
Gerç ekte temeli olmayan temel kavramlar. 1990’ların baş ında Orta Asya’da konfederasyon, on yılın ikinci yarısında İ ran ve Rusya ile ittifak ve 2000’li yıllarda Orta Doğ u’da güç lü bir rol oynama fikirleri bunun örnekleridir.
Üç üncüsü ve en önemlisi, Türkiye’nin iç sorunları bölgesel güç olma hedefine güç lü bir engel teş kil ediyor. Gerç ekten de Türkiye’nin iki ana iç sorunu – Kürt sorunu ile dinin toplum ve devletteki rolü – bir araya gelerek enerjiyi tüketerek ve dikkatleri ve kaynakları baş ka yöne ç evirerek Türkiye’nin bölgesel rolü üzerinde ciddi bir engel oluş turuyor.
Türkiye’nin bu iki sorunu ç özemediğ i sürece etki yaratabilecek proaktif bir bölgesel güç haline gelmesi pek olası değ il. Yalnızca kendisiyle barış ık bir Türkiye, liderlerinin arzuladığ ı ve baş ta ABD olmak üzere Batı’nın desteklediğ i bölgesel güç rolünü oynayabilir.
Dolayısıyla Türkiye’nin önümüzdeki yirmi yıldaki bölgesel rolü, büyük ölç üde, birbirini takip eden hükümetlerin ülkenin iç sorunlarını ç özüp ç özmemesine ve politikayı formüle etmek ve uygulamak iç in daha güç lü bir dış politika ve güvenlik politikası aygıtı
oluş turup oluş turmamasına bağ lı olacaktır.

Machine Translated by Google

2023’te Türkiye: Cumhuriyet 100’de

Bu ç alış ma, Türkiye’nin önümüzdeki on yıldaki evrimini ş ekillendirmesi muhtemel iç ve dış zorlukları detaylandırmayı amaç ladı. Bu durum, cumhuriyetin 100. yılına yaklaş ırken Türkiye’nin nasıl görünebileceğ i sorusunu gündeme getiriyor.
Yıl dönümü 2023. Bu ç alış mada yapılan sınırlı genel değ erlendirmeden ç ok sayıda farklı senaryo türetilebilir. Bu ç alış ma, iç politikaların dış ve ulusötesi zorluklarla olası etkileş imini hesaba katarken, dikkatlerinin ç oğ unu olası iç kalkınmaya odaklayan üç ana senaryo önermektedir.

İ lk senaryo, yani daha muhafazakar bir Türkiye, prensipte, son on yılda gözlemlenen, laik siyasetin ç öküş üne ve hem toplumda hem de toplumda hakim dini muhafazakarlığ ın yükseliş ine yol aç an eğ ilimlerin bir tahminini ve devamını teş kil ediyor. durum. İ kincisi – demokratik uzlaş ma – diğ er egemen siyasi hareketler gibi AKP’nin de iktidardaki sertleş menin bir sonucu olarak kendi ağ ırlığ ı altında
parç alanacağ ını varsayıyor ve siyaset sahnesinin daha büyük bir değ iş im yönünde yeniden tanımlanmasına yer bırakıyor. mevcut karş ıt ideolojilerin uzlaş tırılması. Son olarak, Türk siyasetindeki ç atlağ ın derinleş mesi ve bir dizi faktörün bir araya gelerek İ slami muhafazakar kesimin zorunlu ç öküş üne yol aç ması durumunda son senaryo (askeri yönetime dönüş ) gerç ekleş ebilir.

liderlik, büyük ihtimalle aş ırı eriş imin bir sonucu.

Birinci Senaryo: Daha Muhafazakar Bir Türkiye Bu
senaryoda, 100. yılını kutlayan cumhuriyet, kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün bir zamanlar öngördüğ ünden ç ok daha muhafazakar bir millettir. Ancak aynı zamanda kendisini diğ er Müslüman ülkelerin ç oğ undan ayırmaya devam eden güç lü laik geleneklere sahip bir ülkedir.
Türkiye hiç bir ş ekilde ş eriatla yönetilen bir İ slam devleti olamadı. Ancak İ slami muhafazakarlık baskın toplumsal güç olarak yerleş miş durumda.
İ ki farklı dünya görüş ünün bir arada var olması: dini muhafazakarlık ve

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 71
laiklik sürtüş me yaratmaya ve Türk siyasetine belirleyici bir bağ lam sağ lamaya devam edecek.
AKP hükümeti, iktidardaki ikinci döneminde (2007-2011), bir zamanlar kendisine iktidarın kapılarını aç an dinamikleri ve ittifakları yeniden yapılandırma tehdidi oluş turan küresel ekonomik krizle ciddi bir ş ekilde sınandı. Özellikle küresel kriz sırasında yabancı sermayenin kaç ış ı, Türkiye ekonomisinin kırılganlıklarını ortaya ç ıkarmış ve AKP’nin 2007 seç imlerini kazanmasına katkıda bulunan cömert refah politikalarını sürdürmesini zorlaş tırmış tır.

Ancak Baş bakan Recep Tayyip Erdoğ an, büyük zorlukların üstesinden gelebilecek, dirayetli bir lider olduğ unu bir kez daha kanıtladı. AKP toparlandı ve 2011’de yapılan seç imleri kazandı. Ana muhalefet partisi laik ve milliyetç i Cumhuriyet Halk Partisi CHP bir kez daha modern sosyal demokrat bir güce dönüş meyi baş aramadı ve bu nedenle az ç ok marjinal kaldı. Bunun yerine, aş ırı sağ MHP ile birlikte ana muhalefet partisi olarak yeni bir
merkezci güç ortaya ç ıktı. 2014 yılında Türkiye ilk popüler cumhurbaş kanı seç imini
gerç ekleş tirdi; Recep Tayyip Erdoğ an büyük bir farkla kazandı ve baş bakan olan Abdullah Gül’ün yerini aldı. Erdoğ an 2019’da yeniden seç ildi.

Muhalefetin sürekli marjinalleş tirilmesi, AKP’nin her ş eye sahip olma yönündeki otoriter dürtüsünü kontrol etmesini zorlaş tırdı; 2011 yılında Cumhurbaş kanı Gül’ün Anayasa Mahkemesi’ne İ slami eğ ilimli hakimleri atamasıyla yeni bir siyasi kriz patlak verdi. Ancak AKP’nin 2010 yılında hazırlayıp referanduma sunduğ u yeni anayasa, mahkemenin
yetkilerini zaten kısıtlamış tı; mahkeme, ş iddet eylemlerine karış tıkları durumlar dış ında artık siyasi partilerin kapatılmasına karar veremiyordu. Ancak Genelkurmay Baş kanı Orgeneral Iş ık Koş aner, mahkemeye yapılan atamalara sert tepki göstererek, Atatürk ilkelerine saygı gösterilmesi gerektiğ i uyarısında bulundu. 2007-2008’de olduğ u gibi, yabancı yatırımları korkutmaktan korkan ve Washington’dan darbe iç in yeş il ış ık alamayan ordu, sözlü uyarıda bulunmakla yetindi ve ardından iş ine geri döndü. İ slami muhafazakar hükümette olağ an bir durum.

AKP Kürt sorununu kontrol altında tutmayı baş ardı. İ slami sadakatin milliyetç i ayartmadan daha güç lü olduğ u ortaya ç ıktı. Ancak Kürt PKK’sı

Machine Translated by Google

72 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

sorun yaratmaya devam etti. Ş iddet eylemleri Türk milliyetç iliğ ini ateş ledi ve zaman zaman ülkenin batı ve güney bölgelerinde Türkler ve Kürtler arasındaki gerilimleri daha da artırdı. Laik görüş siyasi olarak marjinal kalmaya devam etti ve İ slam karş ıtı ve Batı karş ıtı yeni milliyetç iliğ e giderek daha fazla ilgi duymaya baş ladı.

İ kinci Senaryo: Demokratik Uzlaş ma

İ kinci senaryoda ise 100 yıllık cumhuriyet, muhafazakarlıkla laikliğ i uzlaş tırmayı
baş ardı. AKP, on yılı aş kın bir süre önce yaş anan küresel ekonomik krizden ve 1990’ların merkez sağ ını anımsatan yüksek düzeyli yolsuzluğ un artan aç ığ a ç ıkmasından ölümcül bir darbe almış tı. Baş bakan Recep Tayyip Erdoğ an 2011’de yeniden seç ilemedi. Ancak AKP’nin tökezlemesi İ slami muhafazakarlığ ın yenilgisi anlamına gelmiyordu. AKP iç inden yeni, lekesiz bir lider ç ıktı ve yeni bir parti kurdu. Yeni parti kendisini aç ıkç a merkezci bir güç olarak konumlandırdı ve laiklerin önemli bir kısmının yanı sıra dindar muhafazakarlara
da hitap etti. Aynı zamanda, siyasi istikrarsızlığ ın sonuç larından korkan ve güneydoğ udaki Kürtlerin Kürt milliyetç iliğ ine dönmesi riskini önemli ölç üde ortadan kaldırmak isteyen ordunun da örtülü desteğ ini aldı.

Parti, 2008’in sonlarında kapatıldıktan sonra yeni bir oluş uma kavuş tu.

AKP’nin dağ ılması, İ slami muhafazakarların 2007-2008’de sergilediğ i görünür yenilmezlik nedeniyle morali bozulan laik düş ünceyi teş vik etti. İ ktidar partisine yönelik muhalefetin siyasal sistemin sınırlarına sürükleneceğ i bir “AKP cumhuriyeti” haline geleceğ i yönündeki korkular dağ ıldığ ında, laikler sağ lıklı bir özgüvene kavuş tu.
Aş ırılıkç ı alternatiflerin ç ekiciliğ i, daha önceki umutsuzlukla birlikte azaldı; 2007’deki kitlesel mitinglerde kendini gösteren sivil laiklik ise siyasete kanalize edildi. Deniz Baykal nihayet Cumhuriyet Halk Partisi genel baş kanlığ ından istifaya ikna edilince, yerine 2008 yılında AKP’nin ileri gelenleri arasında yaygın olan yolsuzluğ un aç ığ a ç ıkmasına katkıda bulunarak kamuoyunun dikkatini ç eken Kemal Kılıç daroğ lu getirildi. CHP modern, Avrupa tarzı sosyal demokrat merkezci bir parti olarak yeniden ortaya ç ıktı. Partinin reformasyonu ve güç lendirilmesi

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 73

sivil laiklik – Avrupalı partilerin, AB kurumlarının ve Avrupa sivil toplum derneklerinin verdiğ i desteğ e ç ok ş ey borç luydu.
Dini muhafazakar burjuvaziye, güneydoğ udaki Kürtlere ve aynı zamanda sağ
eğ ilimli laiklere hitap eden merkez sağ bir parti ve merkez sol laiklere hitap eden sosyal demokrat bir alternatif ile
Muhafazakar seç menlerin ekonomik aç ıdan zayıf kesimlerine aynı derecede özen gösteren yüzüncü yıl cumhuriyeti, demokratik uzlaş mayı ortaya koyan ve istikrarı güvence altına alan bir siyasi denklemle donatılmış tı.

Üç üncü Senaryo: Askeri Yönetimin Geri Dönüş ü
Üç üncü bir senaryoda ise İ slami muhafazakarlık ile laiklik arasındaki gerilimin
kontrol altına alınması imkansız hale geldi. AKP hükümeti, 2008’de iktidara yönelik
meydan okumayı yenme becerisiyle cesaretlenmiş ti ve laiklerin hassasiyetlerini dikkate alma zahmetine girmedi. A
Yeni anayasa, Anayasa Mahkemesi’nin yetkisini kısıtlayarak ve laikliğ in din iç in daha büyük bir kamusal rol ima edecek ş ekilde yeniden tanımlanmasıyla özel olarak tasarlandı. Baş bakan Recep Tayyip Erdoğ an ve Cumhurbaş kanı Abdullah Gül, ordunun kendilerine meydan okuyamayacağ ını düş ünerek yanlış hesap yaptılar; AKP hükümeti 2011 yılında, 9 Mart 1971 muhtırasını ve 27 Ş ubat 1997 “postmodern darbeyi” anımsatan bir müdahaleyle, ancak daha keskin bir tam kapsamlı darbe tehdidiyle ordu tarafından devrildi. 2008 yılında yeni genelkurmay baş kanı olarak göreve baş lama konuş masında koyu laik ve katı milliyetç i bir havayı yakalayan Genelkurmay Baş kanı Orgeneral Iş ık Koş aner, aslında dış arıda bir darbe olarak önleyici eyleme geç mek zorunda kalmış tı. emir komuta zinciri tehdit altındaydı.
2011’in koş ulları, ordunun iç ve dış faktörlerin elinin kolunu bağ ladığ ı 2007-2008 yıllarındaki koş ullardan oldukç a farklıydı. 2008-2010 küresel ekonomik krizi, artık ekonomik istikrar ve büyüme sağ layamayacağ ı değ erlendirilen AKP hükümetinin gücünü fiilen baltalamış tı. AKP uluslararası desteğ inin de ç oğ unu kaybetmiş ti.
Her ne kadar AB, Türk İ slamcı muhafazakarları desteklemeye devam etse de, artık Türkiye’ye herhangi bir üyelik ihtimali sunmuyor gibi görünüyordu. Dolayısıyla laik, Avrupa yanlısı seç menler iç in

Machine Translated by Google

74 Svante E. Cornell ve Halil Magnus Karaveli

AKP’yi desteklemenin mantığ ı ortadan kaybolmuş tu. Bunlar, muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi CHP’nin yeni milliyetç iliğ inden giderek daha fazla etkileniyordu.
En önemlisi AKP, ABD’nin gelmesiyle destek veremeyince ABD’deki desteğ ini kaybetmiş ti.
Yönetim, İ ran’ın nükleer tesislerine karş ı harekete geç me kararı aldı.
Nitekim 2010 yılında ABD-İ srail’in İ ran’a saldırısı Ortadoğ u’nun haritasını değ iş tirdi. Ardından gelen halk ayaklanmasıyla İ ran teokrasisinin yerini laik bir rejimin almasıyla birlikte ABD’de Türk laikliğ i algısı da değ iş ti. O zamana kadar “ılımlı” olduğ u ortaya
ç ıktı
İ slamcılık Amerika’nın ç ıkarlarına hizmet etmedi ve bu durum ABD’nin Orta Doğ u’daki laik alternatifi yeniden değ erlendirmesine yol aç tı.

Ordunun getirdiğ i geniş letilmiş geç iş rejimi, onlarca yıldır devam eden İ slamileş menin etkilerini ortadan kaldırmak iç in kararlı önlemler aldı.
Eğ itim sistemi önemli ölç üde elden geç irildi. Özellikle imam okullarının geniş lemesi kontrol edildi ve cemaatlerin iş lettiğ i cazip okullara laik alternatifler yaratıldı. Ancak
demokrasinin askıya alınması etnik gerilimleri daha da artırdı. Kürt nüfusu giderek daha fazla ayrılıkç ılığ ın cazibesine kapılıyordu. 2008 yılında yeni genelkurmay baş kanı olarak bölücülüğ e askeri ç özüme öncelik verilmesi ç ağ rısında bulunan Orgeneral
Koş aner’in buna güç kullanarak karş ılık vermesi, ç atış maların yoğ unlaş masına yol aç arak Türkiye’nin uluslararası duruş una daha da zarar verdi ve ülkenin birliğ ini sınadı. sınırları, 1990’ların baş ında olduğ u gibi. Dahası, askeri otoriterlik İ slami hareketi radikalleş tirme etkisine sahipti.

Senaryoların Olasılığ ını Değ erlendirmek
Yukarıda bahsedilen üç senaryoya olasılık dereceleri atfetmek zorunlu olarak deneme niteliğ indedir. En az olası senaryo, en iyi ihtimalle olumsuz eğ ilimlerin bir araya gelmesinin olası bir sonucu gibi görünen üç üncü senaryodur. Birinci senaryoya gelince, Türkiye’deki mevcut eğ ilimlerin gücü ve netliğ i dikkate alındığ ında bu tamamen akla yatkındır. Ancak yakın tarihin okunması, Türkiye’de doğ rusal bir geliş me ihtimalinin pek de muhtemel olmadığ ını ve bu ç alış mada öngörülen zaman dilimi iç erisinde herhangi bir iktidar koalisyonunun zayıflayıp yerine baş ka bir koalisyonun gelme ihtimalinin yüksek olduğ unu da ortaya koyuyor. Geriye, Türkiye’nin geleceğ i aç ısından
aç ık ara en iyimser senaryo olan ikinci senaryo kalıyor. Yine, bu senaryo bir temenni gibi görünebilir

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 75
Türk siyasetinin mevcut hırç ınlıkları ve toplumdaki Amerikan tabiriyle büyüyen “kültür savaş ları” göz önüne alındığ ında. Son tahlilde, Türkiye aç ısından en olası geliş me, birinci ve ikinci senaryoda öngörülen olayların bir tür birleş iminde yatmaktadır.

Machine Translated by Google

Sonuç lar

Türkiye’nin iç ve dış karmaş ıklığ ı, bu ç alış mada tartış ılan senaryoların en iyi ihtimalle spekülatif kalmasını kaç ınılmaz kılmaktadır. Gerç ekten de, bu raporun yazarlarının ülkelerinin on yıl ve daha ilerideki geliş imini tahmin etmeye ç alış tıkları söylendiğ inde Türk muhatapların standart tepkisi kurnaz bir gülümseme ve bunu takip eden ş u esprinin herhangi bir versiyonuydu: “Türkiye’de ne olabileceğ ini pek bilmiyoruz. gelecek hafta.”
Aslında, Türkiye’nin evrimini etkileyen -uzun vadeli eğ ilimlerden bireysel olaylara kadar- ç ok sayıda dış ve iç faktör göz önüne alındığ ında, bir dizi büyük olayın herhangi bir senaryoyu rayından ç ıkaracağ ı yönündeki matematiksel olasılık, caydırıcı derecede yüksek olmaya devam ediyor. Benzer bir ç alış ma, 1998’de
(İ slamcıların 28 Ş ubat 1997’deki Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonrasında yenilgiye uğ ratıldığ ı dönemde) yazılmış olup, yarım on yıl sonra, daha ılımlı bir İ slamcılığ ın yenilenmiş bir biç iminin, iktidar üzerindeki kontrolün büyük bir
kısmını güvence altına alacağ ı fikrine dayanmaktadır. ABD’nin, AB’nin ve yerli liberal entelijansiyanın yoğ un desteğ iyle canlanan bir on yıl gülünç görünebilirdi. Benzer ş ekilde, bu ç alış madaki analizin temelini oluş turan varsayımların birç oğ unun beklenmedik olaylar nedeniyle aş ılması muhtemeldir.
Bununla birlikte, bu ç alış ma, Türk toplumu, siyaseti ve dış politikasındaki, ülkenin
100. yılını kutlarken nasıl görüneceğ inin temel belirleyicisi olması muhtemel ana eğ ilimleri belirlemeyi amaç lamış tır. Her ş ey göz önüne alındığ ında, Türkiye’nin
daha muhafazakar ve dindar bir ülke olması muhtemeldir. İ slami muhafazakarlığ ın Türkiye’yi daha Batı odaklı hale getirmesi pek olası değ il.

Her ne kadar Türkiye stratejik olarak Batı’dan “kopmuş ” olmasa da, Batı ile arasındaki bağ ların zayıflaması kaç ınılmazdır. Türkiye büyük olasılıkla henüz AB’ye girmemiş olacak. Muhtemelen kendisini ç evreleyen rakip bölgesel güvenlik sorunlarıyla hokkabazlık yapmaya devam etmiş olabilir; bunlardan bazıları (Balkanlar gibi) muhtemelen daha az sorunlu hale gelirken, diğ erleri (İ ran gibi) cumhuriyetç i düzeni ciddi ş ekilde test etmiş olabilir. .
İ ç eride Kürt sorununun ortadan kalkması pek mümkün görünmüyor.

Machine Translated by Google
‘Parç alanmış ‘ bir Türkiye’nin beklentileri 77
100. sıradaki Türkiye, 85. yaş gününe tanıklık eden gözlemciler iç in pek ç ok aç ıdan tanınacak; ancak bunun pek ç ok unsuru, cumhuriyetin erken dönem tarihini inceleyen en deneyimli gözlemci iç in kesinlikle sürpriz olacaktır. Cumhuriyet “ölü doğ madı” ama ona gerektiğ i gibi bakılmadı. En büyük sürpriz, 100’deki cumhuriyetin uzun süredir devam eden geleneklerini kırması ve gerç ekten laikleş tirici bir ahlak geliş tirmeyi baş arması olacaktır.

Machine Translated by Google

Yazarların Biyografisi

Svante E. Cornell Orta Asya-Kafkasya Araş tırma Direktörüdür

Enstitü ve İ pek Yolu Çalış maları Programı, Johns Hopkins Üniversitesi-SAIS, Washington DC ve Stockholm merkezli Güvenlik ve Kalkınma Politikası Enstitüsü’ne (kurucu ortağ ı olduğ u) bağ lı bir Ortak Araş tırma ve Politika Merkezi. Ankara Orta Doğ u Teknik Üniversitesi’nde eğ itim gördü ve doktora derecesini aldı. Uppsala Üniversitesi’nden Barış ve Çatış ma Çalış maları alanında.
Uppsala’da yarı zamanlı Hükümet Doç enti olarak görev yapmakta ve SAIS’te Kafkaslar ve Türk dünyası üzerine ders vermektedir. 1999 yılında Azerbaycan Bilimler Akademisi tarafından kendisine fahri doktora unvanı verildi. Baş lıca uzmanlık alanları geniş anlamda güvenlik sorunları ve Kafkaslar, Türkiye ve Orta Asya’da devlet inş asıdır. Sovyet sonrası Kafkasya’ya iliş kin ilk kapsamlı ç alış ma olan Küç ük Milletler ve Büyük Güç ler’in de aralarında bulunduğ u dört kitabın ve altmış ın üzerinde akademik ve politik makalenin yazarıdır. 2006 yılında Ortak Merkez’in Türkiye Giriş imi’ni ve iki haftada bir yayınlanan elektronik Türkiye dergisi Türkiye Analisti’ni baş lattı. (www.turkeyanalyst.org) Türkiye üzerine araş tırmaları Orbis, Middle Eastern Studies, Jane’s Intelligence Review, SAISphere’in yanı sıra ç ok sayıda editörlü kitapta yayımlandı.

Halil Magnus Karaveli, Orta Asya-Kafkasya Enstitüsü ve İ pek Yolu Araş tırmaları Programı Ortak Merkezi’nde Türkiye Giriş imi Kıdemli Üyesidir.
İ sveç ‘teki Göteborg Üniversitesi’nde eğ itim gördü ve on altı yıl boyunca baş ta Östgöta Correspondenten olmak üzere birç ok İ sveç gazetesinde baş yazı yazarı olarak ç alış tı. Aynı zamanda Türk siyaseti ve toplumu ile devletlerarası iliş kiler üzerine araş tırmacı ve yazar olarak görev yaptı. Batı ve Müslüman dünyası, Avrupa’daki İ slam da dahil. En son araş tırma alanı demokrasinin önkoş ulu olarak laikliğ in rolüdür. İ sveç ‘in önde gelen günlük gazeteleri Dagens Nyheter ve Svenska Dagbladet’te, Türk basınında ve editörlü ciltlerin yanı sıra İ sveç Uluslararası
İ liş kiler Enstitüsü ve Europe’s World dahil olmak üzere Avrupa dergilerinde geniş ç apta yayınları bulunmaktadır. İ ki haftada bir köş e yazısı yazdığ ı Türkiye Analisti’nin genel yayın yönetmenidir.

 

Paylaş

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

Menu Title