YENİ ANAYASA AKP’NİN İKTİDARINI SÜRDÜRME PROJESİDİR

Anayasa, ülke üzerindeki egemenlik haklarının kullanım yetkisinin içeriğinde belirtildiği şekliyle devlete verildiğini belirleyen toplumsal sözleşmelerdir. Anayasa ayrıca, devletin temel örgüt yapısını kuran, önemli organlarını ve işleyişlerini belirleyen; ayrıca temel hak ve özgürlükleri tespit edip, sınırlarını çizen hukuk metinleridir. Toplumsal bir sözleşme niteliği taşır. Devlet faaliyetlerini ve oluşum biçimini düzenleyen yasa metnidir.

Anayasanın her bir devlet için ne kadar önemli olduğu yapılan tanımlamadan anlaşılmaktadır. Zaten her bir ülkenin kendi vatandaşları tarafından kabul edilmiş bir anayasası vardır. Ve bu anayasa vatandaşların hak ve özgürlüklerini açıkça ortaya koyar ve sınırlarını belirler. Anayasa aynı zamanda yürütmenin başında olan iktidar partisinin yetkilerinin sınırlarını da belirler. Bu sebeple demokrasi ile yönetilen ülkelerde vatandaşlar hak ve özgürlükleri anayasasının vermiş olduğu yetkiler içinde kullanırlarken aynı zamanda devleti yöneten iktidar partileri de görevlerini anayasanın çizmiş olduğu yetki çerçevesi içinde sürdürürler.

İktidarlar demokrasi ile yönetilen ülkelerde seçimle işbaşına gelirler. Seçimler de her bir devletin kabul etmiş olduğu kendi anayasasına göre yapılır. Seçilen iktidar da bu çerçeve içinde ülkesini yönetmeye çalışır. Yoksa en başta iktidarın kendisi, seçildiği anayasaya uymaz ise belirsizlik ortaya çıkar. Çıkabilecek böyle bir belirsizlik toplumu kargaşa ortamına sürükler. Bu sebeple anayasaya ilk başta iktidarların kendileri uymalıdırlar. İktidarda bulunan siyasi parti herhangi bir ayrım gözetmeksizin toplumun tüm katmanlarını kucaklarsa, ülkede hem huzur ortamı oluşur hem de vatandaşların devlete olan güveni artar. Böyle bir durum doğal olarak toplumsal huzur ve barış ortamını sağlar. Bu durumdan da toplumun tüm kesimleri karlı çıkar.

Bundan önceki dönemlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan birçok kez anayasayı ihlal etti. Erdoğan 28.08.2014 yılında Cumhurbaşkanı seçilmesiyle beraber siyasi parti üyeliğinin ve milletvekilliğinin sona ermesi gerekiyordu. Çünkü anayasanın 101 maddesi seçilen cumhurbaşkanının parti üyeliğinin sonlandırmasını emrediyordu. Ancak Erdoğan bile bile anayasayı ihlal etti. Bir önceki Cumhurbaşkanı gibi görev yapmayacağını her defasında açık açık dile getirdi. Böylelikle hem AKP Genel Başkanı, hem de Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı. Sonrasında Cumhurbaşkanı anayasaya uyacağına anayasa Cumhurbaşkanlığına uyduruldu. Maalesef ülke böyle bir hukuksuzluğu da yaşadı.

Ülkeyi yönetmeye aday olan siyasi partilerin seçim beyannameleri bir nevi anayasa niteliği taşır. Çünkü bir siyasi partinin seçim süresi boyunca seçmenlere yönelik vaat etmiş olduğu yazılı ve sözlü açıklamaları o siyasi partiyi bağlar. Dolayısıyla iktidara gelen siyasi parti seçimi kazandıktan sonra seçim beyannamesinde taahhüt etmiş olduğu vaatleri yerine getirmesi beklenir. Ancak vaat edilmeyen, seçim beyannamesinde yer almayan icraatları hayata geçirmeye çalışmak ahlaken de siyaseten de doğru değildir. Çünkü seçmen oyunu seçim beyannamelerinde yer alan vaatlere göre kullanmıştır. Seçimi kazandıktan sonra hele hele mecliste yeterli çoğunluğu da elde ettikten sonra milletten onayını almadıkları icraatları hayata geçirmeye çalışmak fırsatçılıktan başka bir şey değildir. AKP ülkeyi maalesef böyle bir anlayışla yönetiyor.

İktidara gelmek demek ömür boyu iktidarda kalmak değildir. İktidarın da bir süresi vardır. Bu süre sonunda eğer seçmen iktidar partisinin icraatlarını başarılı bulmuş ise onu tekrar seçer. Ancak yeni başlayan iktidarın da bir süresi vardır. Bu süre sonunda miadını doldurmuş bir iktidar görevini yani seçilen iktidara devreder. Çağdaş demokrasilerde süreç böyle işler. Yoksa siyasi ömrü uzatmak için seçim beyannamesinde yer almayan, seçmenince onaylanmamış bir icraatı hayata geçirmesi doğru değildir. Çünkü seçmen verilen vaatlere göre oy vermiştir. Seçmen iktidara getirdiği siyasi partiye her türlü icraatı yapabilir diye oy vermez. Sadece seçim meydanlarında verilen vaatlere göre oy verir. İktidara getirdiği siyasi partinin de verdiği söze sadık kalmasını ister.

Günümüzde seçim beyannamelerine uymamak artık iktidarın alışılageldik bir tutumu haline geldi. Çünkü mevcut yasalar toplumda karşılığını kaybetmiş siyasi partinin iktidardan düşmesine neden oluyor. Daha da açıkçası seçim yasaları iktidarda bulunan siyasi partinin güç yitirmesi durumunda mecliste bulunan çoğunluğunu yitirmesine neden oluyor. Dolayısıyla mecliste eski gücünü kaybetmesi muhtemel olan iktidar seçimden önce bu durumu görüyor ve bu duruma göre yeni anayasa diye iktidarını devam ettirmesine yönelik değişiklikleri gündeme getiriyor. Oysaki bir seçim öncesi böyle bir vaadi yoktur. Çünkü o dönem böyle bir değişikliğe ihtiyaç duymamıştır. Böylelikle günümüzde anayasa değişikliği milletin ihtiyacına göre değil, iktidarın seçim kazanma durumuna göre belirlenir oldu.

AKP iktidara geldiğinden bu yana hep aynı stratejiyi uyguluyor. Yani anayasa değişikliklerini toplumun çıkarlarından çok kendi geleceği için gündeme getiriyor. Böyle bir yöntem ne demokrasi, ne de toplumun çıkarları ile örtüşür. Normal koşullarda ülkeyi yönetme kabiliyetini kaybetmiş olan siyasi parti seçimlerden önce kuralları değiştirmemelidir. Eğer muhtemel seçim yenilgisi kapıda ise seçim öncesi kuralları değiştirmek demokrasi kuralları ile bağdaşmaz. Hangi seçim yasasıyla iktidara gelmişseniz sonraki seçimlere de o seçim yasası ile girmelisiniz. Eğer ülkeyi iyi yönetmiş iseniz seçmen zaten tekrar sizi iktidara taşıyacaktır. Yoksa seçmen nezdinde oy kaybı oluşmuş ise kaybetmeyi de kabullenmeniz gerekir. Bu demokrasinin olmazsa olmaz kuralıdır. Zorla iktidarda kalmaya çalışmak, seçim yasalarını duruma göre değiştirmek sizi belki bir iki dönem daha iktidarda tutabilir. Ancak bununda bir sonu vardır. Seçmen önceki dönemlerde görev başındaki iktidarları nasıl indirmiş ise eninde sonunda mevcut iktidarları da indirir. Önemli olan demokrasiyi daha fazla ayaklar altına almadan, ülkenin kurumlarını daha fazla çökertmeden, toplumun yaşam seviyesini daha fazla düşürmeden, ülkeyi yaşanabilir bir ülke konumundan çıkarmadan yenilgiyi kabul etmektir. Önceki iktidar partilerinin seçim yenilgileri sonrası iktidardan düşmeleri nasıl normal bir durum ise bugünün iktidarının da iktidardan düşmesi normal bir durum olur. Demokrasi olan bir ülkede iktidara gelmek varsa ise gitmek de vardır. Yoksa iktidara gelmek varken gitmek yoksa bunun adı demokrasi olmaz. Bunun adı İleri demokrasi hiç olmaz. Bunun adı olsa olsa otokrasi olur.

AKP iktidara geldiği 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra 1982 Anayasasını 6 kez değiştirdi. Değişikle uğrayan yasalardan birisi de 367 kriziydi. Hatırlarsanız o dönem Cumhurbaşkanlığı seçiminin yapılabilmesi ve meclisin açılabilmesi için 367 milletvekili sayısına ihtiyaç vardı. AKP ise dayatma bir Cumhurbaşkanı adayı öneriyordu. Oysaki AKP uzlaşı yöntemi ile Cumhurbaşkanı adayı gösterseydi 367 krizi ortaya çıkmayacak ve yeniden seçim yapılmayacaktı. Uzlaşı bir nevi toplumun tüm katmanlarını kucaklayacak bir Cumhurbaşkanının seçilmesini sağlayacaktı. Ancak ortaya Bahçeli çıktı ve meclisin açılmasını sağlayarak Cumhurbaşkanının uzlaşı ile seçilmesinin önünü kesti. AKP bu fırsatı iyi değerlendirdi. Meclisin açılmasından sonra AKP’nin adayı normal şartlarda Cumhurbaşkanı seçilemeyince erken seçime gidildi. Böylelikle AKP Cumhurbaşkanı adayını muhalefete dayatmış oldu. AKP daha o yıllarda uzlaşmadan uzak kutuplaştırıcı bir siyaseti benimsedi. Bu tutum ileriki yıllarda da devam etti. Nihayetinde aynı tutum bugünlerde de devam ediyor. Zaten ülkeyi hep ‘’ben bilirim’’ siyaseti ile bugünlere getirdi.

Anayasamızdaki en köklü değişikliklerden bir diğeri de 2010 yılında yapılan anayasa değişikliğiydi. Bu anayasa değişikliğinin diğer bir adı da ‘’yetmez ama evet’’ anayasasıydı. Bu anayasa değişikliği kullanışlı aptallar olarak lanse edilen liberallerin de desteği ile devletin yargısı olduğu gibi FETÖ’ye teslim edildi. Zaten Fethullah Gülen Terör Örgütü’nün elebaşsısı seçimlerden evvel ölülerin bile kaldırılıp oy kullanmasını istemişti. Sonuçta yetmez ama evet anayasası % 57,88 oy oranıyla kabul edildi. FETÖ böylelikle devlete iyice sızdı. Hatta ele geçirmedik bir kurum bırakmadılar. Tüm bunlar olurken ülke normalleşiyor yalanına sarıldılar. Toplumu böyle sindirdiler. Sonuçta FETÖ’nün güçlenmesi 15 Temmuz ABD / FETÖ Darbe Girişimi’ne sebep oldu. AKP bu darbe girişiminden de mağdur sıfatıyla çıktı. Sanki devletin FETÖ’ye teslim edilmesinden kendisi sebep olmamış gibi bu mağduriyet ile de siyaset yapabildiler.

Yapılan anayasa değişikliklerin birisi de parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçilen 2017 anayasa halk oylamasıydı. Bu oylama devam ederken Yüksek Seçim Kurulu bir hukuksuzluğa imza attı. Seçim devam ederken mühürsüz kullanılan oy zarflarının ve oy pusulalarının kabul edileceğini açıkladı. Bu seçimde başkanlık sisteminin kabul edileceğine yönelik geniş halk kitlelerinde olumlu bir hava olmuş olsaydı Yüksek Seçim Kurulu bu hukuksuzluğa imza atmazdı. Ancak AKP kaybetmiş olduğu oy oranından dolayı iktidarına parlamenter sistem ile devam edemeyeceğini önceden görmüştü. Bu nedenle parlamentonun eski işlevinin kaldırılacağı ve Başbakan’ın yerine tek Cumhurbaşkanının ülkeyi yöneteceği bir sisteme geçildi. Yani hiçbir ülkede bir benzeri olmayan ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen sisteme geçildi.

Tüm bu girişimler AKP açısından siyasi ömrü uzatma girişimleriydi. İşte şimdi yine yeni anayasa gündeme geldi. Her şeyin Cumhurbaşkanına bağlı olmasına rağmen yine yönetme bakımından yeni değişikliklere ihtiyaç duyuyorlar. İktidar partisi yeni çalışmasını MHP ile müzakere etmeye başladı. Muhalefet partilerinde de kendilerine destek vermesini istiyorlar. Oysaki ülkenin bir an evvel parlamenter sisteme dönme gibi bir aciliyeti var. Çünkü ülke tek başına verilen kararlardan dolayı bu hale geldi. Bakanların hiçbir yetkileri yok. Bakanlar Cumhurbaşkanlığı tarafından verilen talimatları uyguluyorlar. Bu sebeple Bakanlıkların hiçbir hükmü yok. Bakanlıkların olması ile olmaması arasında da hiçbir fark yok. Meclisin zaten hiç hükmü kalmadı. Meclis ne hükümeti denetleyebiliyor ne de ülkeyi çöküşe doğru sürükleyen Cumhurbaşkanının kararlarını durdurabiliyor. Cumhurbaşkanı ne derse mecliste bulunan AKP milletvekilleri onu uyguluyor. Bu sebeple Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından seçilen milletvekilleri kendilerini seçen milletin yerine Cumhurbaşkanına karşı sorumluluk duyuyorlar. Milletvekillerinin toplumu temsil etmediği bir sistem zaten demokrasi ile bağdaşmaz. Bu sebeple bu sistemin adı demokrasi değil, otokrasidir.

Yeni anayasa çalışmaları ileri günlerde netleşecek. AKP her zaman olduğu gibi yine yeni anayasanın ülke demokrasisi açısından gerekli olduğunu dile getirecek. Yeni anayasa denilen ve toplumun ihtiyaçları yerine AKP’nin iktidarını devam etmesine yönelik anayasa çalışması yeniden ülkenin gündemine oturacak. Toplumun asıl beklentisi ise yeni anayasa değil geçim derdidir. Şu an toplumun ihtiyacının yeni anayasa olup olmadığına yönelik bir referandum yapılsa eminim tolumun beklentisi yeni anayasa olmayacaktır. Ancak iktidar partisi böyle bir referandum yapılsa dahi bu referandumu bile sulandırır. Buna hiç şüphe yok. Hatta yeni anayasa adını verdiği taslağın içine sırf kabul edilsin diye anayasa değişikliği bile gerektirmeyen icraatları da hiç çekinmeden koyar. Yani seçmenleri can damarından böyle vurur. Bugüne kadar böyle yapmış ise bugünden sonra da böyle yapacaktır. Zaten bugüne kadar yaptıkları, bugünden sonra yapacaklarının teminatıdır.

Çağdaş toplumlarda iktidarlar gelip geçicidir. Önemli olan hangi iktidar ülkesini bir adım ileriye taşımış ise o ülke adına bir kazanımdır. Bizde ise bu durum tam tersidir. AKP ne kadar iktidarda kalırsa kendi adına o kadar kazanım elde ediyor.11.10.2021

2640 Tıklama Toplam 316 Tıklama bugün

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.