AB’NİN İLERLEME RAPORUNA GENEL BAKIŞ

sait-balci
AB, geçen Çarşamba günü Baş müzakereci Egemen Bağış’ın tüm tehditlerine rağmen ‘’Türkiye Raporu’nu’’ açıkladı. AB’ den sorumlu Baş müzakereci Egemen Bağış’ın tehditlerine rağmen diyorum çünkü raporun açıklanmasının ardından Egemen Bağış yaptığı açıklamada, AB’ye ülkemizde Kurban Bayramının olduğunu ve insanların tatilde olduklarını bu yüzden raporun ya bayramdan önce ya da bayramdan sonra açıklamalarının doğru olacağını söylemiş. Ancak neylersiniz, Egemen Bağış AB yetkililerine laf dinletememiş. AB yetkilileri önceden tayin ettikleri tarihte ‘’Türkiye Raporunu ‘’açıkladılar. Bu duruma tepki gösteren Egemen Bağış, bayram sonrasına kadar açıklanan rapor hakkında görüş bildirmeyeceğini söyledi. Sanki açıklanan rapor hakkında Egemen Bağış’ın değerlendirmelerine çok ihtiyacımız varmış gibi. Belki de Egemen Bağış, Başbakan ile görüşmeden rapor hakkında görüş bildirmek istememiş olabilir. Yani Başbakan ile ters düşmemek için raporun erken açıklanmasını bahane etmiş olabilir. Her nasılsa Egemen Bağış raporun olumlu yönlerini kamuoyuna daha iyi anlatabilmek için zaman kazanmış oldu. Ancak Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç konu hakkında Egemen Bağış’tan daha bilgili olmalı ki rapor hakkında değerlendirme yapmaktan hiç kaçınmadı. Bülent Arınç elbette ki raporun olumsuz yanlarını sansür ederek olumlu yönlerini değerlendirdi. Zaten Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’tan da başka türlü yorum yapması beklenemezdi. Bülent Arınc’ın raporun olumsuz tarafları karşısında duygu sömürüsü yaparak ağlamadığına dua edelim. Yoksa yine mağdur olmuş olsalardı ne yapardık? Bayram sonrası Egemen Bağış’ta aynı Bülent Arınç gibi raporun olumlu taraflarını kamuoyuna değerlendirdi. Biz de çok mutlu olduk.

Neyse efendim, siyasi iktidar kanadından gelen açıklamaları bir tarafa bırakarak açıklanan raporu hep beraber gözden geçirelim. Yoksa siyasi iktidarın açıklamalarını değerlendirmekten rapora sıra gelmeyecek. AB, açıklamış olduğu raporda her zaman ki gibi yine klasik değerlendirmelerini rapora yansıttığını görüyoruz. Ülkemizde cereyan etmekte olan ABD’den bile ileride olan demokrasiye övücü atıfta bulunurken basın medya üzerine yapılmakta olan baskıları eleştirdiğini görüyoruz. Siyasi iktidarın atmakta olduğu adımları aslında kendi iç siyaseti gereği olarak kullandığını değerlendiremediklerine tanık oluyoruz. Aslında bu yönde gerek AKP seçmenine gerekse diğer muhalefet partilerinin seçmenlerine AB’ye girme konusunda bir anket yapılmış olsa seçmenlerinin büyük çoğunluğunun isteksiz olduğu ortaya çıkar. Gerçi siyasi iktidar da bu durumu gayet iyi biliyor. Onlar da bu konuda aslında adeta bir oyun oynuyorlar. Bu konuyu şimdiye değin liberallerin oyunu almak için kullandılar ve halen de kullanmaya devam ediyorlar. Ne zamana kadar derseniz ülkede tamamen AB karşıtlığı bir kamuoyu oluşana dek diyebilirim. Ancak o zamana kadar bu oyunu oynamaya devam edecekler. Demokrasiyi, amaçlarına ulaşmak için araç olarak kullandıklarını saklamayan bir siyasi iktidardan başka türlü bir hareket de beklenemezdi zaten.

AB, raporun ilk başlığında, güvenlik güçlerinin sivil otorite tarafından denetlenmesi gerektiğini belirtmiş. AB, güvenlik güçleri ile sivil otoriteyi birbirinden ayrı kurumlar olduğunu zannediyor olmalı. Yoksa böyle bir değerlendirme yapmazlardı. Zaten ülkemizde sivil otorite ile güvenlik güçleri aynı kapıya çıkıyor. Devletin kurumları da bu şekilde uyum içinde çalışıyorlar.

Söz konusu raporda, toplanma özgürlüğünün yetersiz olduğuna değinilmiş. Aslına bakarsanız siyasi iktidara bu bahsedilen özgürlük yeterince fazla geldiğinden eminim. Toplantı ve gösteri eylemlerine katılanlar dindar gençlik olsaydı sorun olmazdı. Siyasi iktidarın bu konuda adım atacağını da hiç sanmıyorum. Toplanma özgürlüğü raporda yer aldığı ile kalır. Belki de bu özgürlük AKP Mitinglerine katılan kamu kurum ve kuruluşlarda çalışan vatandaşlar sayesinde sağlanıyor da olabilir. AB’nin bu durumu iyi araştırması ve irdelemesi gerektiğini düşünüyorum. Toplanma özgürlüğü öyle acelece karar verilecek bir konu değil.

AB, bir başka başlık altında hükümetin yasa yaparken danışmadığına değinmiş. AB, bence burada tam olarak çuvallamış durumda. Siyasi iktidarın yasa yaparken terörist başına bile danıştığı basına ‘’İmralı Tutanakları’’ ile sızdığını sağır sultan bile duydu. Ben bu konuda daha ne diyeyim? İktidar partisinin yeni Anayasası da zaten hazırda bekliyor. Şimdilik Mecliste kopyalarını müzakere ediyorlar. Yarından sonra ihtiyaç duyulması halinde muhalefet filan dinlemeden çoğunluklarına güvenerek 4+4+4 yasasın da olduğu gibi bir çırpıda Meclis’ten çıkarıverirler. O zamana dek danışılmış olması açısından da mecliste müzakere etmeye devam ederler. Bundan daha iyi bir yöntem olabilir mi?
Söz konusu raporda kamu harcamalarına yönelik denetimin yetersiz olduğuna yer verilmiş. AB, bu konuda siyasi iktidarın Sayıştay’da devrim niteliğinde gerçekleştirdiği uygulamayı bilmiyor olmalı. Siyasi iktidar bu konuda kamu kurum ve kuruluşlarda yapılmış olan harcamaların boşu boşuna ülkenin gündemini meşgul etmemesi için Sayıştay’da ‘’Denetim Raporlarını İnceleme Kurulu’’ oluşturmuştu. Bu kurul zaten kamu kurum ve kuruluşların harcamalarını halk adına denetlemekle görevli. Bundan daha iyi bir denetleme söz konusu olabilir mi?

AB, bir başka başlık altında Milletvekili dokunulmazlıklarına değinmiş. Yani Milletvekili dokunulmazlıkların kaldırılmadığına atıfta bulunmuş. Biliyorsunuz Başbakan bu dokunulmazlık konusunda iktidara gelmeden evvel söz vermişti. Yani bu yönde adımını atmıştı. Geldiğimiz noktada ülkemiz henüz bu dokunulmazlığın kaldırılmasına hazır olmamış olacak ki Başbakan bu yönde adım atmadı. Eminim zamanı geldiğinde Başbakan bu yönde muhakkak adımını atacaktır. AB’nin bu konuda biraz daha sabırlı olması gerek.

AB, Siyasi Parti kapatmanın Avrupa standardında olmadığına vurgu yapmış. Bana göre AB, bu konuda haksızlık yapmış. Siyasi iktidar bu konuda laik Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini dipten sarsmasına rağmen ele geçirmiş olduğu yargı sayesinde bundan böyle kapatma davası görmesi mümkün değil. Hatta ve hatta Ulusal Kanal’ı kapatma görüşmelerinin yapıldığı bir yerde belki de İşçi Partisini kapatmayı da düşünüyor olabilirler. Sol partilerin kapatılması ülke demokrasisine katkı koyacağı için böyle bir girişim sanıyorum parti kapatma olarak algılanmaz.

AB, KCK tutuklularının hallerinin devam etmesinden de derin üzüntü duymuş olduğu anlaşılıyor. Ancak Balyoz ve Ergenekon Davalarından verilen haksız hükümlerden rahatsız olmadıkları kesin. Onlara göre aydınların, yazarların, akademisyenlerin ve Türk Ordusunun esir alınması normal olmalı. Acaba böyle bir temizlik harekâtı kendi ülkelerinde yapılmış olsaydı konuya nasıl yaklaşırlardı çok merak ediyorum.
AB, söz konusu raporunda Jandarma üzerinde sivil yetkinin yetersiz olduğu kanaatine varmış. Oysaki ben bu görüşe katılmıyorum. Türk Ordusunu tamamen sindiren bir siyasi iktidar ortada dururken bu yönde Başbakan’a haksızlık yapılmış olduğunu düşünüyorum. Salt jandarma değil ordunun tamamının sindirildiği bir yerde böyle bir eleştiri gelmesi yerinde olmamış. Balyoz Davasının Yargıtay aşamasının da sonuçlandığından bu yana istifa eden komutanları da unutmamak lazım. Komutanların istifasının AB ilerleme raporuna da katkı da sunmuşken bu eleştiri yerinde olmamış.

AB, Uludere katliamı sorumlularını da unutmamış. Bu yönde siyasi iktidara eleştiri getiriyor. Hâlbuki Başbakan bu konuda Uludere katliamı mağdurlarını ziyaret ederek bu defteri kapatmıştı. Ancak bu konunun illaki açıklığa kavuşturulması gerekiyorsa Başbakan onu da yapar. Bu konu yargıya verilecek bir talimata bakıyor. Bu iş ordudan istifa eden komutanların üzerine de bırakılabilir. Hem böylelikle bir taşla iki kuş vurulmuş olur. AB, bu konuda aceleci ve erken karar vermemesi lazım.

Söz konusu raporda Genel Kurmay Başkanı’nın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanmadığı eleştirilmiş. Bence buna hiç gerek yok. Başbakan’ın Genel Kurmay Başkanlığı ile bizzat ilgilenmesi ülkenin ve ilerlemiş demokrasinin menfaatinedir. Böylelikle Genel Kurmay Başkanlığı daha iyi kontrol edilebilir ve koordine edilebilir. Kanımca bu yöndeki eleştiriler yersizdir.

AB, HSYK’nın yenilenen yapısına da eleştiri getirmiş. Söz konusu kurulda Bakan ve müsteşarın bulunmasını uygun görmemiş. Oysaki Bakan ve müsteşar, geçmiş HSYK’da da önemli görevler üstlenmişlerdi. Şimdi ki kurulda da önemli görevleri yerine getiriyorlar. HSYK, salt hâkim ve savcılara bırakılmış olsaydı o kadar yükün altından kurul olarak başa çıkamazlardı. Bakan ve müsteşar bu konuda atanacak savcılar ve hâkimler konusunda yardımcı olmaktadır. Bana göre burada art niyet de aramak gereksiz. Ergenekon ve Balyoz Davalarında olduğu gibi her dava şeffaf bir şekilde görülüyor. Bu yüzden bu kurulun yapısında bulunan Bakan ve müsteşardan gocunmak gereksiz.

AB’nin raporu hakkında söyleyecek daha çok sözüm var ancak, yazıyı yeterinden fazla uzattığımın farkındayım. Bu yüzden yazıya burada nokta koyacağım. İleriki günlerde hükümet kanadından muhakkak yeni açıklamalar gelecektir. Yeni yazıya kadar şimdilik bu kadar diyorum. 21.10.2013
SAİT BALCI

397 Tıklama Toplam 1 Tıklama bugün

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.