POST MODERN AMERİKAN DARBESİ

Her Türk yurttaşının vatanına karşı en büyük görevi, laik cumhuriyeti korumak ve kollamaktır. Günümüzde ise bu görev rayından çıkmış nerdeyse vatana ihanet etmek, devlete karşı yerine getirilmesi gereken bir görev haline gelmiştir. Balyoz ve Ergenekon davaları ile Memleket de ne kadar gazeteci, yazar, akademisyen ve aydın varsa hepside Cumhuriyeti koruma ve kollama adına gözaltına alınmış ve tutuklanmış bulunmaktadır. Halen daha hemen hemen her gün 28 Şubat soruşturması adı altında emekli askerler leblebi gibi toplanmaktadır. ABD’nin demokrasi adına Irak topraklarına girmesinden sonra yazılı ve görsel medyadan her gün çatışma ve ölüm haberleri alırdık. Şimdi bizimki de buna benzedi. Sabah televizyonu açtığımda 28 Şubat’la ilgili gözaltı haberleri eşliğinde kahvaltımı yapıyorum. Ertesi gün soruşturmalar neticesinde tutuklama haberlerini alıyorum. Aradan bir veya iki gün geçti veya geçmedi 28 Şubatla ilgili ikinci dalga haberlerini alıyorum. Ertesi gün yine aynı nakarat tutuklama haberleri. En son hatırladığım kadarı ile üçüncü dalga haberlerini aldım. Bütün bunların üstüne üstlük perşembe akşamları Cnn Türk’de ‘’dört bir taraf ‘’ adlı tartışma programında Nazlı Ilıcak hanımefendi ile Nagehan Alçı hanımefendi demokrasimizin normalleştiğini söylüyorlar ya bu da işin tuzu biberi oluyor. Bu hanımlar evlerine gittikleri zaman acaba azıcık da olsa bu kadar yurtseveri fişlemenin verdiği bir vicdan azabı duyarlar mı diye merak ediyorum doğrusu. Konuşmalarından anladığım kadarı ile demokrasiyi sadece kendileri için bir hakmış gibi görüyorlar. Oysaki demokrasi, herkesten önce ipe sapa gelmez iddialarla tutuklanan aydınlara, akademisyenlere, gazetecilere, yazarlara, milletin temsilcisi seçilmiş milletvekillerine ve askerlere lazımdır.

28 Şubat’a neresinden bakarsak bakalım sonuçta laik Cumhuriyetin korunup kollandığını görüyoruz. Peki, ne olmuştu da bu kadar tepki çekmişti 28 Şubat? Her şeyden evvel sap ile samanı birbirinden ayırmamız gerekiyor.Askerler anayasal görevleri gereği Milli Güvenlik Kurulunda rejimin tehlike altında olduğun vurgusunu yapmışlardır.Bu yüzden Milli Güvenlik Kurulunda alınan kararlar gereği Bakanlar Kurulunda gerekli düzenlemeler yapılmıştır.Olay açıkça bundan ibarettir.Bu kararların Milletin iradesine dayanmadığını savunan bugünün iktidarına acaba halk, Cumhuriyetin temeline dinamit koy diye mi oy vermiştir?Bugün bir genel seçim olsa bugünün iktidarı, seçim propagandasında açık ve seçik net bir şekilde Cumhuriyetin değiştirilemez temel ilkelerini değiştireceğini vaat etse acaba halk yine aynı oyu verir mi? Kaldı ki 28 Şubat kararlarını Bakanlar Kurulunda uygulayan iradeyi de halk seçmiştir.Milli Güvenlik Kurulu Kararlarının bağlayıcı kararlar olmadığını da hatırlarsak daha isabetli yorumlar yapabiliriz.Memleketin geleceği açısından yüksek önem arz eden konular keşke askerlere kalmadan çözümlenebilseydi.Ama o dönemlerde koltuğu kapan siyasi iktidarlar, halktan aldıkları iradeyi maalesef iyi analiz edememişlerdir.Bu yüzden o dönemlerde Cumhuriyetin korunması adına gerekli düzenlemeler yapılmıştır.Bu yüzden 28 Şubat’ta Milli Güvenlik Kurulunda alınan kararlar suç değildir.Aksine memleketin içinde bulunduğu kaos ortamına sessiz kalmak suç unsuru olurdu.

28 Şubat’ı bu derece eleştirirken öte yandan gelişmiş Avrupalı Milletlerde iktidara gelen siyasi partilerin ülkenin rejimi ile neden bizdeki kadar uğraşmadıklarını da iyi analiz etmemiz gerekir. Eğer demokrasi, ülkenin rejiminin altına dinamit koymaksa neden onlar da rejimi yıkmak için mücadele etmezler? İşte mesele de burada zaten.Bu yüzden Avrupalı Milletlerde rejim kaygısı olmadığı için ordu siyasi iktidarlara uyarı yapma gereği hissetmiyor.Bu Ülkelerde ordu,gönül rahatlığı içinde kendini sadece ülkenin dış güvenliğine odaklanabiliyorlar.Burada rejimin korunması adına ordunun üstlenmiş olduğu görevden bahsederken 12 Eylül Askeri darbesini savunduğum akla gelmemelidir.Ayrıca 12 Eylül askeri darbesinden hesap sorulmasını her zaman arzu etmişimdir.Şu an görülmekte olan 12 Eylül Davası ise gerçek yargılamadan uzak sadece davanın açılmış olmasından daha öte gidecek bir yargılama değildir.Çünkü 12 Eylül Askeri darbesini gerçekleştirenler ne tutuklandı ne de açılmış olan davaya teşrif ettiler.Oysa ki darbe yapacaklar diye emekli ve muvazzaf subaylar dava başlamadan evvel tutuklandılar.Halen daha soruşturmalar ve tutuklanmalar tüm hızla devam etmektedir.Davanın ilk gününde estirilen havadan şimdi bir eser kaldı mı?Hadi şimdi siz gelin de 12 Eylül Davasının ciddiyetine inanın inanabilirseniz.

Bugün madem 28 Şubat kararları soruşturuluyor o zaman 16 Temmuz 2002’nin ruhu da soruşturulabilecek midir? 16 Temmuz 2002 iradesi nereye dayanıyor? 28 Şubattan önce 16 Temmuz’un soruşturulması gerekmez mi? Hatırlayacağımız üzere 28 Mayıs 1999 Tarihinde kurulmuş olan 57.Hükümet, gerçekleşen olağanüstü baskılar sonucu 16 Temmuz 2002 Tarihinde erken seçim kararı almak zorunda bırakılmıştır. Peki, Devlet Bahçeli’ye seçim kararı aldırmasına yol açan gazı kimler vermişlerdir? Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit durduk yerde neden hastanelik olmuştur? Hastanede iyileşmesi beklenen Bülent Ecevit’in rahatsızlığı neden ilerlemiştir? Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan’a Anavatan Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz ile yeni bir hükümet kurma girişimini hangi odaklar tetiklemiştir? İsmail Cem ile Kemal Derviş neden ‘’Yeni Türkiye Partisini’’ kurma girişimlerine başlamıştır? Yeni kurulacak hükümete eski Başbakan Tansu Çiller neden destek olma girişiminde bulunmuştur? Tansu Çiller neden yeni hükümet içinde yer almak istemiştir? İşte soruşturulacak önemli bir konu varsa o da 16 Temmuz’da ‘’Arap Baharları’’için ülkemizde gerçekleştirilen post modern Amerikan darbesidir. Bilmem daha fazla söze gerek var mı? 30.04.2012

SAİT BALCI

492 Tıklama Toplam 3 Tıklama bugün

Paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.